FATİHA SURESİ VE TEFSİRİ

 

FATİHA SURESİ

 

Rüyada-Anahtar-Görmek-Ne-Demek

Fatiha suresi Mekke’de indirilmiş yedi ayetlik bir suredir. Hatta tam olarak indirilen ilk suredir. Besmelenin fatihadan bir ayet olup olmadığı konusunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ancak surenin yedi ayet olduğunda hepsi birleşmişlerdir. Biz burada ihtilaflara girmek istemiyoruz. Bizim tercihimiz besmelenin fatihadan bir ayet olmadığıdır. Surenin fazileti konusunda çok sayıda hadisi şerifler vardır. Ancak biz surenin faziletinden önce niçin Kur’an-ı Kerimin ilk inen suresi olmadığı halde birinci sırada yer aldığını ve bir çok isimle müsemma olduğu üzerinde durmağa çalışacağız. Takdir edersiniz ki Kuran herhangi bir kitap değildir. Ve rabbimiz de hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. Kuran’ın sureleri de hikmet gereği olarak indirildikleri şekliyle değil de bu gün elimizde mevcut olduğu gibi Fatiha ile başlayıp Nas suresiyle bittiği şekilde sıralanmıştır. Eğer indirildiği şekliyle sıralanmış olsaydı yalnızca o gün Mekkelilerin içinde yaşadığı şartlarla bire bir aynı şartlarda yaşayan toplumlara yol gösterebilirdi. Hâlbuki Kuran kıyamete kadar gelecek tüm toplumlara hidayet kaynağı yani yol gösterici olarak indirilmiştir. Öyleyse her bir insan ve toplum öncelikle şu andaki konumunu tespit etmek, nerede bulunduğunu bilmek zorundadır. Çünkü Kurandaki sureler her biri yolcularını belli bir güzergâhı takip ederek belli bir yere kadar götüren otobüslere benzerler. İnsanlar Kuran’dan istifade edebilmek için öncelikle nerede olduğunu, nereye gitmek istediğini ve gideceği yere kendisini hangi surenin götüreceğini de bilmelidir. Çünkü yanlış otobüsle doğru adrese varılamaz. Onun içindir ki Fatiha suresi Kuran’ın birinci suresi olmuştur. Bunun sebeplerini surenin isimleri bölümünde daha geniş bir şekilde anlatacağız. Nasıl ki doğru adrese gitmek için doğru vasıtaya binmeyi bilmek gerekiyorsa Kuranı doğru anlamak yani Kuranın gösterdiği hedefe ulaşabilmek için de öncelikle onu doğru okumayı bilmeye ihtiyaç vardır. Biz burada klasik tefsir metotlarını tekrar etmeyeceğiz. Pratik olarak Kuran’la yol bulmak isteyen her insanın yapması gereken ve yapabileceği bazı uygulamalara dikkat çekeceğiz. Öncelikli olarak Kuran-ı Kerimin Allah tarafından, tüm insanlara dünya ve ahirette huzurlu olmanın yollarını öğreten bir yol gösterici olarak indirildiğine, dolayısıyla onunla ilişkimizin canlı bir insanla ilişkiye benzediğine iman etmeliyiz. Kuranla doğru ve sağlam bir ilişkinin ön şartı ona karşı açık ve dürüst olmaktır. Yani önce biz Kuran’ın güvenini kazanmak zorundayız. Kuran kendisine öyle güvenmektedir ki her tür imtihana, sınanmaya açıktır. Neleri yapıp neleri yapmayacağını ve yapamayacağını net olarak ortaya koyar. Bizden de aynı tavrı göstermemizi ister. Biz içimizi Kurana açıp sırrımızı vermedikçe Kuran da bize asla sırrını açmayacaktır. Ve hepimiz biliyoruz ki güven vermenin tek yolu ihanet etmemektir. İhanetin dışındaki tüm suçlar bağışlanabilir ama ihanet asla! O halde buyurun kendimizi Kuran’a olduğumuz gibi arz edelim. Şimdi surenin isimlerini açıklamağa çalışalım. Niçin isimler? Çünkü eşya ancak isimleriyle tanınabilir. Allah da böyledir, Kur’an da. Biz de Fatiha suresini anlayabilmek için isimlerini çok iyi tanımak zorundayız.

SURENİN İSİMLERİ:

EL FATİHA: Bu kelimenin Türkçesi “Önsöz”dür. Her kitapta bulunan önsözde başlıca üç maksat vardır.

  1. A) Bu kitabın niçin yazıldığı.
  2. B) Bu kitabın nasıl yazıldığı.
  3. C) Bu kitabı okuyanların varmaları gereken hedef.

Şimdi bu maddeleri bir bütün olarak açıklamağa çalışalım. Rabbimiz bu kitabı insanların kime hamd edeceklerini unuttuklarından dolayı indirmiştir. İnsanlar bir rivayete göre yüz yirmi dört bin defa nankörlük etmişler. Rabbimiz de o kadar peygamber göndermek suretiyle insanlara hatırlatmada bulunmuştur. İşte bu kitap son uyarıdır ve aynı sebepten yani insanların nankörlüğünden dolayı indirilmiştir. Rabbimiz bu konuyu Necm suresi 5-10 Abese suresi 15-16 vb. ayetlerde kitabın nasıl indirildiğini açıklarken insanların bu konuma nasıl düştüklerini burada sayamayacağımız kadar ayeti kerimelerde bildirmiştir. Yeri geldikçe inşallah bu konuya tekrar döneceğiz. Hedefe gelince kitabın indirilmesindeki tek hedef  “hidayet”tir. Hidayetin ne olduğunu yine surenin içinde açıklayacağız. Burada şunu söyleyebiliriz. Bir kitabın anlaşılması için o kitabın önsözünün iyi anlaşılması gerekir. Fatiha kelime manasıyla zaten “açan” demektir. Hatta Rabbimizin kitapta uyguladığı bir metodu var ki  (diğer surelerde de bunu göreceğiz) emrini, bizden ne istediğini birinci ayette bildirir. Diğerleri onun açıklaması mahiyetindedir. (Örnek olarak İhlas, Felak ve Nas surelerine bakınız). Fatiha suresinin önsöz olduğunu anlamamız pratik olarak bize ne kazandıracak derseniz? Öncelikle; Rabbimiz kullarını cennete davet eden bir davetçi olarak, davetine güzel bir önsözle başladığına göre bizlerde davetimize güzel bir önsöz ile başlamak zorundayız. Ve ön sözümüzü doğru ve de güzel olarak söylemeliyiz. Unutmayalım ki insanlar kimin ön sözüne güvenirlerse onun son sözüne de güvenerek onun hidayetine yani gösterdiği yola tabi olurlar. O halde kitabımızın ilk suresinin sadece bir ismini öğrendiğimizde üzerimize aldığımız sorumluluğun farkına varmalıyız. Davet edeceğimiz kişi ya da toplumun, bu günkü halini, tarihçesini, olması gerektiği ideal konumu ve ulaşmasını arzu ettiğimiz o ideal konuma nasıl ulaşacağını da bilmeli ve ona göre davetimize başlamalıyız. Ön sözün ne kadar önemli olduğunu vurgulayan çok ilginç ve yaşanmış bir olayı aktarayım. Adamın birisi çeşitli şikâyetlerle toplumda cinci ya da bakıcı diye tabir edilen birisine müracaat edip şikâyetlerini anlatmağa başlar. Bakıcı da önce şikâyetlerinin belirtilerini sayarak adamın güvenini kazanmağa çalışır. Derken olayın tarihçesiyle ilgili de bir şeyler söyleyince adam kendinden geçmişçesine pür dikkat dinlemeye başlar. Çünkü bakıcının söyledikleri hayatında gerçekten vardır. Bu arada bakıcı bu bilgilere nasıl ulaştığını da ballandıra ballandıra vurgulamaktadır. Artık adam bütün kalbiyle bakıcının hidayetine tabi olmaya hazırdır. Ve bakıcının hidayeti, son sözü: Cuma günü salalar verilirken bir dört yol kavşağına durup her yöne ayrı ayrı eşek gibi üçer kere anıracaksın. Ancak bu şekilde şikâyetlerinden kurtulursun der. Adam söylenenleri tereddütsüz yerine getirir. Bu kadar mantıksız bir eylemi hiç düşünmeden yaptıran tek sebep bakıcının ön sözünü güzel söylemesinden başka bir şey değildir. Günümüz davetçileri olarak bizler bu ön söz üzerinde ne kadar düşünüp çalışmamız gerekir takdirlerinize bırakıyorum. Yinede bir iki örnek vermek gerekirse toplumun tarihçesini bilmek yerine tarihselliği (gelenekselcilik) bayraklaştırmak. Toplumun eksiklerini yani hastalıklarını söyleyip bunlardan kurtuluş yollarını göstermeye gelince susmak gibi… Rabbimiz hepimize yardım etsin de kendimizi, kitabımızı ve toplumumuzu iyi tanıyarak kurtuluşumuz için daha bilgili ve bilinçli çalışalım.

EL UMM- Ana: Her dilde karşılığı olan. Her şeyin kendisinden kaynaklandığı, her şeyin kendisine döndüğü şeydir.(Anayol, Anayasa, Anakent gibi). Bu özelliğiyle Kur’an’ın her bir ayeti fatihadan kaynaklanır veya ona döner. Bu ismini anlamanın en büyük faydası, yaptığımız herhangi bir ayetin yorumunun doğruluğunu Fatiha suresi ile test etme imkanıdır. Yaptığımız ya da duyduğumuz herhangi bir ayetin yorumunu Fatiha suresine arz etmeli uygunsa kabul değil ise reddetmeliyiz. Çünkü herhangi bir yasa çıktığında nasıl ki anayasaya uygun olup olmadığına bakılarak kabul ya da reddediliyorsa bizde aynı yola başvurarak doğruya ulaşabiliriz. Sadece ayetlerin yorumunu değil hayatta yaptığımız veya terk ettiğimiz her şeyi de Fatiha suresine arz etmeli yiz.

EL ESAS-Özet: Temel kavramları ihtiva etmesidir. Bunlar; A- Tevhit   B- Risalet   C- Ahirettir. Tüm bu kavramlar önceki kitaplarda da  bulunduğundan dolayı bu isim verilmiştir. (bkz. Ala suresi 18 ayet).

EL VAFİYE-Tam (tüm) olan: Bölünme kabul etmeyendir. Diğer tüm sureler bölünerek okunabildiği, içerdikleri (zekat, hac, kadınların özel durumları gibi) bazı ayetleriyle her insan mükellef olmadığı halde fatiha suresi hem okuyuşta hem de amel etmede bölünme kabul etmez.

Bu bölünmemeyi bir insanın vücuduna baktığımızda daha iyi  anlarız. Çünkü onun elini, kolunu, bacaklarını kesebilir, gözlerini çıkarabilirsiniz. Ancak kafasını, kalbini çıkaramazsınız, bölemezsiniz. Çünkü bunlar bölünme kabul etmezler. Bu misaller diğer başlar (Anayasa, Anakent, Anayol gibi) için de geçerlidir. Bir vücutta baş ne ise Allah’ın kitabında fatiha odur. Mesela bir adam, Tevhidi (Allah’ın tekliğini) kabul ederim ama peygamberi veya ahireti kabul etmem dese bu kişi fatihayı parçalamış olduğundan dini öldürmüş olur.

EL-KAFİYE: Yeterli olan. Hem namazda yeter. Hem de dünyasına ve ahiretine yeter. Fatihayı okumadan namaz olmaz. Ancak fatihadan sonra başka bir sure okunmasa da namaz olur. Çünkü namazda farz olan kıraattir. O da fatihayla yerine getirilmiş olur. Fatihanın, kişinin hem dünyasına hem ahiretine  yeterli olmasına gelince: İnsan dünya ve ahirette birine bağlanmaya, övmeye, kulluk etmeye, yardım istemeye, zarardan korunmaya, nimete kavuşmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Tüm bu ihtiyaçlarına Fatihada cevap verildiğinden dünya ve ahirette Fatiha suresi yeterlidir. Bu yeterlilik diğer surelere ihtiyaç yok manasında değildir. Çünkü Fatiha suresi bizi diğer surelere yönlendirendir.

EL – KENZ-Hazine: Fatiha suresi hem hazinedir, hem de hazineye götürücü kılavuzdur. Hani adamın biri altın külçelerini, yaptığı bir heykelin kafasının içerisine yerleştirir Üzerine de “Kır başımı, ye beynimi” diye yazar. Bu misalde olduğu gibi, Fatiha suresi de hem kendisi kulluğumuz için gerekli olan emirleri içinde bulunduran, hem de kulluğa götürücü yolların önünü açan bir kılavuzdur.

SEB’İ MESANİ-Tekrarlanan yedili(Hicr suresi 87.ayet)-İslam toplumunun özü: Her ne zaman İslam toplumunda özden sapmalar, yozlaşmalar olsa, o toplum, Fatihanın muhtevasını anladığı an özüne yeniden kavuşur… Sıkmayan tekrar: Dünyada ki en güzel şiirler, besteler, güzel ve özlü sözler sürekli tekrar edildiğinde insana bıkkınlık verir. Çünkü hepsinin alternatifi vardır. Yalnızca yüce kitabımız Kur’anın alternatifi olmadığı için asla bıkkınlık vermez. Çünkü Fatihayı okuyan kişi Rabbi ile karşılıklı konuşmaktadır. Kim Rabbiyle konuşmaktan usanır ki… Ne yazık ki bugün, manasını bilmeden okuyan nice müslüman, Rabbiyle konuştuğunun farkında değildir.

ES-SALAT, Namaz Suresi: Namazın, dinin direği olması, içinde Fatihayı barındırmasından dolayıdır. Daha önceki açıklamalarımızda “Bedende baş ne ise, kitapta Fatiha da odur” demiştik. İşte her kim namazı ikame eder, yani Fatihanın muhtevasını hayatına geçirirse dinin direğini dikmiş olur. Aksi takdirde bilmeden dinini kendi elleriyle yıkmış olur.

EŞ-ŞÜKÜR, Şükür Suresi: Rabbimizin verdiği hidayet nimetine nasıl şükredileceğini öğreten bir suredir. Bu şükür de “Kulluğu yalnız Allah’a yapmakla” yerine getirilmiş olur.  İnsan bu vazifeyi yapa yapa kendisine yapılan tüm iyiliklere karşı şükretmesini öğrenerek nankörlükten kurtulur. Kendisine sorulan “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar ibadete düşkünsün” sorusuna, Peygamber efendimiz (as) “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek cevap vermiştir.

İnsanların nimetlere karşı şükretmesi, nimetin kıymetini bilmesi ile yakından alakalıdır. İşte yukarıdaki hadiste bunu görüyoruz. Çünkü insanlar içerisinde nimetin kıymetini en iyi bilen peygamberlerdir. Biz de şükrümüzü artırabilmek için nimetin kıymetini öğrenmek zorundayız. Bunu da bize bu sure “Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, Din gününün sahibi olan Allah’tan” bahsederek öğretiyor. Bu konuda Müslümanlar çok duyarlı olmalı. Çünkü peygamberimiz s.a.v. “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez” buyuruyor. (Tirmizi, Ahmed bin Hanbel). Bu hadisten yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. İnsanlara teşekkür etmek kolaydır. Kolay olanı yapamayan insanlar elbette bundan daha zor olan Allah’a şükrü yerine getiremezler. Bu hadisi şöyle de düşünebiliriz: Allah’ın hakkını vermeyenler, İnsanların haklarını da vermezler, Allah’ın nimetlerine ona kullukla şükretmeyen nankör insanlar, insanlardan gördükleri iyiliklere karşı da teşekkür etmezler. Çünkü nankörlük onların karakteri olmuştur.

Allah’a karşı nankör olan bu insanlar, göz boyama kabilinden insan haklarından, vefadan, dostluktan bahsetseler bile, gerçekten kendilerine yapılan iyiliklere güzel cevap vermekten, onları takdir etmekten aciz kalırlar. Bunlar ekmek veren eli ısırıp, tekme vuran ayağı öperler. Bu da bu insanları iyilik ve kötülüğü ilmin kaynağı olan Allah’ın kitabından ve o kitabın önsözü olan Fatihadan öğrenmediklerinden kaynaklanır.

Bir de insanlardan bir iyilik gördüğümüzde “Teşekkür ederim” deriz. Aslında bu cümle gelecek zaman ifade eden bir cümledir. Biz bu cümle ile yapılan iyiliğe kayıtsız kalmayacağımızı, mutlaka bu iyilikten dolayı gerek iyilik yapan kişiye karşılık vereceğimizi, gerekse bu iyiliği başkalarına duyuracağımızı ifade etmiş oluruz.

DUA: Duanın nasıl yapılacağını bize öğretendir. Aynı zamanda kendisi en güzel bir dua örneğidir. (Matbu bir duadır). Dua bir arzuhal dilekçesidir. Nasıl ki resmi bir daireye yapılan bir müracaat için kapıya bir örnek dilekçe formu asarlar ve müracaatın bu dilekçedeki usulüne uygun yazılması istenir. Her hangi bir insanın kendi kafasına göre doldurduğu dilekçe ne kadar edebi, ne kadar güzel olursa olsun, örnek dilekçeye uymadığından dolayı kabul edilmez ise, Rabbinin yüce katına istek ve arzularını arz eden bir mümin için de Fatiha suresi özlü bir dilekçe örneğidir.

EŞ – ŞİFA: “Fatiha her türlü zehire şifadır” diyor, Peygamberimiz. Küfür, nifak, ahlaksızlık gibi haller hastalıktır, zehirdir. İşte Fatiha suresi bunları tedavi eder. Psikolojik rahatsızlıklardan bu sureyi okuyarak tedavi etmek ve tedavi olmak caizdir ve tavsiye edilmiştir. Bu tür hastalıklardan dolayı Müslümanlar çokça istismar ediliyorlar. Bunun da yine sebebi insanların Fatiha suresini tanımamalarından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki esas tedaviye sebep olan surenin kendisidir. Okuyan kişi değildir. İnsanlar kendilerine olan güveni kaybettiklerinden dolayı bir başkalarından yardım umar duruma düşmüşlerdir. Böyle olunca din tacirleri de boş durmayıp Fatiha, Yasin pazarlamaya kalkmışlardır.

TA’LİM-ÜL MESELE-İstemeyi öğretme: Fatihada istek ve duanın, istemenin şartı ve adabı ve istenen şeyin en mükemmeli pek düzgün bir şekilde öğretilmiştir. İstemenin şartı; Birincisi: Tanımak (Bilmek), İkincisi: Amel etmek, Üçüncüsü: İhtiyacı hissetmektir.  İstenecek şeyi iyi seçmek suretiyle istenen zat’a arz etmektir. (Elmalı C-l shf:28)

Bilmek: Ne isteyeceğimizi, niçin isteyeceğimizi, kimden isteyeceğimizi bileceğiz.

Amel etmek: Başka gayeyle değil ancak amel etmek için isteyeceğiz. Zaten Kur’an-ı kerimin 23 yılda peyderpey indirilmesi de bize bunu öğretmektedir. Biz ne zaman amel etmek için bir şey istesek Allahu Teala bize onu ihsan edecektir.

İhtiyacı Hissetmek: Gerçekten istediğimiz şeye muhtaç olduğumuzu idrak etmektir. “Aslında benim ihtiyacım yok ama sen gene de verirsen ver” der gibi bir tavır içinde olmamak, bilakis Rabbimizin nimet ve rahmetine ihtiyaç duyduğumuzu itiraf etmektir.

Nasıl ki bir kişiden bir şeyi isterken, onun isteklerimize cevap verebileceğini, verirse büyüklüğünün şanından olacağını dile getirerek, “Başkasına gitmedim, senden istiyorum” deyip dileğimizi ona tahsis edersek ve isteyeceğimiz şeyi onun verebileceklerinden seçersek, Rabbimizden de öyle istemeliyiz. Nasıl ki bir kitapçı dükkânına gidip et istemezsek istediğimiz şeyin ne olduğunu iyi bilmeliyiz.

EZ’ZİKRAnmak, anılmak, hatırlamak, üstünlük, öğüt almak, şan ve şeref: Fatiha bu yüzden zikirdir. Çünkü başka kitaplarda fatihanın yerini tutacak herhangi bir sure ya da buna benzer, bu kadar veciz, bu kadar yüce manaları içinde bulunduran bir şey yoktur. Bu kadar isimleri olan bir sure de yoktur. Bir şeyin şanı ne kadar yüksek olursa onun isimleri de o kadar çok olur. Bize kulluğumuzu ve kulluk edeceğimiz mabudumuzu hatırlatıyor. Hatırlama, anma birkaç türlü olur. Bu anmaların hepsi farklı farklıdır. Bunun gibi Allah’ı anmak da elbette farklı olacaktır. Yoksa anmak hatırlamak deyince sadece mücerret adını anmak değildir. Zikri daimi kılması; her gün en az kırk kere okumakla bizi gafletten kurtarıyor

KIYAM: Namazda fatihanın okunduğu bölüm kıyamda olduğu için bu ismi almıştır. Yeryüzündeki tüm hareketlerde eğer fatiha varsa bu harekete kıyam diyebiliriz. İçinde fatihanın muhtevasına uygun olmayan davranışlar, prensipler, metotlar varsa böyle bir hareket asla ve kat’a kıyam olamaz. Bir misal verelim insan kendisi oruç tutmuyor, namaz kılmıyor ama oruç tutmayanları, namaz kılmayanları cezalandırmaya kalkıyorsa, işte bu insanın yaptığı iş ne kadar doğru olsa bile kıyam olamaz.

EL HAMD: Surenin en meşhur ismidir. “Tahmid, tekbir, tesbih” gibi kavramlarla ilgili olarak bize lazım olan bilgileri öğrettiğinden dolayı bu isim verilmiştir. Burada bir hamd eden, bir de hamd edilen vardır. Hamd edenin ve edilenin bir takım sıfatları vardır. Hamd edenin sıfatları; muhtaç, eksik, zayıf olmasıdır. Hamd edilenin sıfatları ise; noksan sıfatlardan münezzeh olacak ayrıca kâmil sıfatlara sahip olacaktır. İnsanlar insanı kâmil olabilirler belki, ancak mükemmil olması yani başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. İşte bundan dolayı Hz.Aişe, ifk olayından sonra ayetler gelip de Rabbimiz tarafından tezkiye edildiğinde, anne ve babası tarafından “Haydi yavrum. Allah’ın Rasulüne hamd et, teşekkür et” denildiğinde vermiş olduğu çok enteresan bir cevap var. Hz .Aişe “Beni peygamber mi tezkiye etti ki ona teşekkür edeyim. Hayır bilakis Âlemlerin Rabbi olan Allah yaptı bunu.” Demek ki hamd, kayıtsız şartsız ve yalnızca Rahman, Rahim, Din Gününün Sahibi, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir, vesselam.

Buraya kadar olan bölümde fatiha suresinin isimlerinden sadece bazılarını ve çok kısa olarak anlatmağa çalıştık. İnşallah bundan sonraki bölümde İstiaze (sığınmak) ve besmelenin manasını ve daha sonra surenin ayetlerini anlatmağa çalışacağız.

İSTİAZE-Sığınmak: Sığınma deyince zoraki bir sığınma değil, bilakis yakınlaşma ile birlikte bir sığınma anlıyoruz. Dostça bir yakınlaşma anlıyoruz. Sığınma kelimesinin geçtiği yerde aklımıza üç öğe gelir.

1-Sığınan

1-Sığınılan

3-Kendisinden sığınılan şey.

Sığınmak (Teslim Olmak): Hem öyle bir teslim olmak ki bedenin teslim olmasına, sırtımızın yere gelmesine benzemeyen bir teslim oluştur. İrademizi Allah’ın iradesine teslim ediş, yapacağımız ya da yapmayıp terk edeceğimiz tüm işlerimizde Allah’ın iradesine kayıtsız şartsız ve asla geri dönmemecesine uyacağımızı beyan ve taahhüt etmektir. Bu manada her bir Müslüman Allah’a nasıl sığındığını ve halen bu sığınmasının geçerli olup olmadığını yani Allah’ın hudutlarında durup durmadığını, yapıp ettiklerinin Allah’ın iradesine uyup uymadığını ciddi olarak kontrol etmek zorundadır. Bu sığınmanın arkasından kendisini ne gibi vazifelerin beklediğini besmeleyi anlatırken izah edeceğiz.

 

Sığınan: İnsan.

Sığınılan: Allah.

Kendisinden sığınılan şey: Şeytan ve Şeytanlıktır.

Sığınan: İnsandır. İnsanın sığınması acizliğini bilmesinden, hedefe gideceği yolda engellerin ve engelleyicilerin bulunduğunu, bununla birlikte kendisini bu engellerden koruyabilecek birinin varolduğunu bilmesinden kaynaklanır. Biz de bu acizliğimizi bildiğimizden dolayı her şeyden önce Rabbimize sığınıyoruz.

Sığınılan: Allah’tır. Bizim kendisine sığınacağımız varlık her şeye gücü yeten, her an bizi duyan, gören, bize şah damarımızdan daha yakın olan, hiç kimseye sığınma ihtiyacı duymayan, muhtaç olmayan, her türlü ihtiyacımızı bize zarar veya fayda verecek şeyleri bilen bir varlık olmalıdır.

Kendisinden Sığınılan Şey: Şeytan’dır. Allah’a isyan eden ve bu isyanını savunmaya kalktığı için Allah’ın rahmetinden kovulan, böylece kıyamete kadar insanoğluna apaçık bir düşman olan varlıktır. İşte biz bu yüzden şeytanın yalnız şerrinden değil, bizzat kendisinden Allah’a sığınıyoruz. Çünkü şeytan gerçekten de kendisinde ve amellerinde hiçbir hayır bulunmayandır.

Allah’a Nasıl Sığınacağız: Biz Rabbimizden, bize zararı dokunacak mekânları, zamanları, kişileri, kurum ve kuruluşları ve amelleri bize bildirmesini, böylece bizi korumasını talep edeceğiz. Bunu bir misalle açıklayalım: Birimiz hasta ya da hastalıktan korunmak istediğimiz zaman bir doktora gider, bu hastalığın şerrinden bizi korumasını isteriz. O zaman doktorun yapacağı iki şey vardır: Birincisi, bizi yanına oturtur, “O hastalık sana nasıl zarar verirmiş bir görelim bakalım. Ben yanında olduğum müddetçe korkma. Sana hiçbir şey yapamaz”diyerek başımızda nöbet bekleyecek. İkincisi, hastalıktan korunma ve kurtulma yollarını bize göstermek suretiyle gerekli ilaçları alarak, yapacağı tavsiyelere uymamızı öğütleyecektir. Doğru tavır bu ikincisidir.

Tıpkı bunun gibi biz de Rabbimize sığındığımız zaman Rabbimiz bize bazı emirler veriyor ve yasaklar koyuyor. Sonra da  “işte bunlar benim hudutlarımdır. Sakın bu hudutları aşmayın” buyuruyor. Her devletin hudutları vardır. Bu hudutlar o devletin bayrağının oralara dikilmesiyle belirlenmiştir. Bu hudutlar içerisinde kalanlar o devletin vatandaşıdır. O devletin koruması altındadır. Bu hudutları aştığı an o korumadan da çıkmış olur. Aynı bunun gibi Allah’ın da hudutları vardır. Eğer bizler bu hudutları aşacak olursak, mesela TV’nin karşısına geçip uygun olmayan programlar izlersek, faiz yersek, namazı terk edersek, zinaya yaklaşırsak, tesettüre riayet etmezsek, kısaca Rabbimizin emirlerini tutmaz, yasaklarından kaçınmazsak şeytanın kurşununu yeriz. Bundan sonra da hiç kimse Allah’a itiraz edip de “Yarabbi, ben sana sığınmıştım. Beni niçin korumadın” diyemez. Böyle bir itiraz etse de asla kabul edilmez. Çünkü Rabbimizin bir koruma kanunu var ki tüm insanlar için geçerlidir. Tıpkı Peygamber as’ın taun hastalığıyla ilgili emrinde olduğu gibi. Buyruluyor ki “Eğer taun olan bir yerdeyseniz, sakın oradan dışarıya çıkmayın. Şayet bir yerde taun olduğunu biliyorsanız, sakın oraya girmeyin.” İşte Rabbimizin koruması böyledir. Ancak çok özel durumlarda Rabbimizin Rahim sıfatı bu dünyada tecelli ederek olağanüstü koruma kanunları devreye girer. Musa as ve beraberindeki İsrail oğullarının, Firavun ve avanesinin zulmünden kurtarılmasında olduğu gibi.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz; insanların Allah’ın kanununu, iradesini bilmeden mücerret iyi niyetlerle “eüzü” çekip, “Allah’a sığındık” demeleri, boş bir iddiadan öte geçmez. Bunun en açık delillerini bugün biz hayatta görüyoruz. Mesela, insanlar herhangi bir eşya alacağında, bir okulu, bir mesleği seçeceğinde, evlenmek için eş seçiminde ve daha sayamadığımız birçok işlerde rast gele “Eüzü”yü çekip de “Ben nasıl olsa Allah’a sığındım. Görelim mevlam neyler. Neylerse güzel eyler” demiyorlar. Demeleri de gerekmiyor. Ancak otomobilin direksiyonuna oturan bir şoför, ya da bir yolcu, o araç için belirlenen hız sınırına, aracın teknik donanımına bakmaz, trafik işaretlerine uymaz, bir de dışarıdan gelebilecek tahriklere kapılarak “Eüzü”yü çekip, “Nasıl olsa Allah’a sığındım” deyip, kafasına göre o aracı kullanmaya kalkarsa, işte bu insan, bu hareketiyle Allah’a sığınmamış, bilakis Allah’ın hudutlarını aşmış ve şeytanın atış menziline girmiş olur. Artık o insanın her an şeytanın vesvesesiyle bir kaza yapması, birileriyle kavga etmesi kaçınılmazdır. Burada anlatılan sabah evinden çıkan her bir insan için geçerlidir. Şunu da ilave edelim. Biz şeytandan Allah’a sığınmakla kendimize dışarıdan gelebilecek vesvese yollarını tıkamış oluyoruz. Gerek namazda, gerek başka işlerimizde vahyin dışındaki (vahye uygun olmayan) bilgi kaynaklarına da kalbimizi açacak olursak, yine Allah’ın korumasından çıkmış oluruz. Demek ki bize düşen; Rabbimizin nefsi, malı, aklı, nesli, dini, toplumu ve diğer sahip olduğumuz her şeyi koruma konusundaki kanunlarını, metotlarını, bu kanunlara ulaşma ve hayatımızda uygulama yollarını, yine ve sadece Rabbimizin “La raybe fiyh olan: İçindekilerin Allah’tan olduğundan ve kesin doğruları bulundurduğundan hiç şüphe olmayan)” kitabından ve bu kitabın en güzel açıklaması olan peygamberimiz Hz. Muhammed as’ın sahih sünnetinden okuyarak, sorarak, tefekkür ederek öğreneceğiz. Aksi halde, dünyadaki insanlar sayısınca sığınma anlayışı çıkar ki bu insanları ancak cehalete ve cedelleşmeye götürür. Rabbimiz hepimizi cehaletten kurtarsın ve korusun…

Öyleyse Allah’a gerçek manada sığınalım. Sığınmamız lafta kalmasın. Evimizi, işimizi, kasamızı, kesemizi, çocuklarımızı sahip olduğumuz her şeyimizi, Allah’ın bize çizdiği sınırlar içerisinde tutalım ki Onun koruması altında olabilelim.

Bugün Allah’ı gereği gibi tanımayan insanlar, güçlü zannettiği Amerika’ya, Avrupa’ya yönelerek “Biz size sığınıyoruz” demektedirler. Bugün Allah’ı gereği gibi tanımayan insanlar parasına, babasına, makamına, mevkisine, topluma, medyaya, sığınarak “Siz ne isterseniz, nasıl yapmamızı isterseniz, onu öylece yapacağız” demektedirler.

 

İstiazenin manasını bilerek Allah’a sığınan bir insan; bu dinin asla tembellik, asalaklık, pısırıklık dini olmadığını; bilakis hareket, çalışma, üretme ve mücadele dini olduğunu derhal anlar. Çünkü hemen Rabbimizin emirleriyle karşılaşır. Mesela; açlıktan Allah’a sığınan bir insan “Rabbimizin yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz.” emri ile karşılaşır. Yani anlar ki karnını doyurmak için çalışması gerekiyor. Hangi  konuda olursa olsun bu kural geçerlidir. Ne var ki insanların çalışmaları farklı farklıdır. İnsan kimi ya da kimleri büyük tanımışsa onların adına, onların adıyla harekete geçecek, onların gösterip öğrettiği ilke ve prensiplere bağlı bir çalışma yapacaktır. Dünyada karnını doyurmak, sıhhatli bir hayat yaşamak, daima üstün ve güçlü olmak için çalışmayan insan yoktur. Bunların çalışmadan kazanılmayacağını bilmeyen de yoktur. Ancak bunları kazanmanın doğru yolunun ne olduğunu bilmeyen, milyonlarca hatta milyarlarca insan yığınları vardır. İşte Rabbimiz kendisine teslim olup sığınanlara tüm işlerine başlarken uymaları halinde onları başarıya ulaştıracak formülü takdim ediyor. Bunun adı “Besmele”dir. Burada şunu söylemekte fayda vardır. Karnını doyurmak için çalışmak hem de düzenli çalışmak gerektiğine inanan bunca insan, cennete girmek için aynı ölçüde hatta daha fazla çalışmak gerektiğini inkâr edercesine ibadetleri terk ediyor ve birilerine ya da Allah’ın rahmetine güveniyor. Fakat aynı insan dünyadaki işler konusunda Allah’ın rahmetine güvenemiyor olacak ki buradaki işlerini cidden çok sıkı tutuyor. Konuyu daha fazla dağıtmadan besmele’nin anlamına, hayatımızdaki yerine dönelim.

Besmele, Kur’andan bir ayettir. Sure başlarındaki yazılanlar, o sureden bir ayet değildir. Müslüman’ın hayatında kalkış noktası, sıçrama tahtasıdır.

Besmele, Allah’ın adıyla, meşruiyetin kaynağıdır. Yani fiillere meşruiyet kazandıran yalnızca Allah’tır. Allah’ın meşru kılmadığı bir işi hiç bir kimse, kurum, kuruluş, asla meşru kılamaz. Buna “şeriat koyma” da diyebiliriz. Bundan dolayıdır ki Allah’ın haram kıldığı bir işe başlarken bilerek besmele çeken bir kişi İslam’dan çıkar ve kâfir olur. Kâfir olması, o kişinin şeriat koyma (yasalaştırma) hakkını Allah’tan başkasına vermesinden dolayıdır. Şimdi biz besmelenin hayatımızdaki yerine bir bakalım… Mesela arabaya binerken, paramızı sayarken, ya da saklarken, elbisemizi giyer ve çıkarırken ve bunun gibi herhangi bir iş yaparken hep besmele çekeriz. Fakat yaptığımız bu işler Allah tarafından meşru kılınan yani Allah’ın razı olduğu işler mi, değil mi olduğuna aldırış etmezsek, o zaman Allah’a iftira etmiş oluruz. Allah’ın onaylamadığı bir kıyafetle, Allah’ın haram kıldığı işleri gerçekleştirme amacıyla yolculuğa çıkan birisinin, aracına binerken çekeceği besmele Allah’a iftira etmektir. Bu hareketi yapan kişi hâşâ Allah’ı kendi hizmetçisi gibi görmüş yani “Bak ben şu işleri yaparken senin adını andım. Öyleyse bu işleri meşru kabul etmek zorundasın” demiş olur. Öyleyse her zaman çektiğimiz besmelenin manasına dikkat edelim.

Besmele, “Allah’ın adına” demektir. Yani güç kaynağımız Allah’tır. Onun adına iş yaparız. Bu kanun adamlarının, birine “Teslim ol” derken “kanun namına” demesi gibidir ki bu mana gerçekten çok önemlidir. Çünkü bu aynı zamanda insanın kimin halifesi (kulu) olduğunu da tespit eder. Mesela insanları bir şeylere çağırırken Allah adına çağıracağız. Kesinlikle başkaları adına değil. Bazı insanlar var ki kendisini Allah’a değil de çağdaşlığa, laikliğe, çevreciliğe, ırkçılığa, komünizme, Kemalizm ve daha bunun gibi birçok şeylere adamışlar, onları güç kaynağı kabul etmişlerdir.

İşte besmele çeken bir Müslüman tüm bunları reddetmiş olur. Allah’tan başkalarını güç kaynağı olarak görenler eninde sonunda helak olacaklardır. Çünkü Allah’tan başka her şey yok olmağa mahkûmdur ancak celal ve ikram sahibi Rabbimiz baki kalacaktır. Tüm kâinat ve içindekiler de Allah’a ait olduğundan, ancak “Allah adına” dediğimiz zaman bize itaat edip boyun eğeceklerdir.

 

Şimdide halife ne demektir kısaca tanıyalım. Besmele çeken bir insan, Allah’ın halifesi olan insan neyi nasıl yapacak?

Halife, Mülkün sahibi olmadığını bilir. Bu bilinçle mülkün sahibinin istediği ve izin verdiği ölçüde mülk üzeride tasarruf edecektir. Sınırsız olmadığını, başıboş bırakılmadığını, mutlaka mülkün sahibi tarafından hayatımıza bazı sınırlamalar getirileceğini, peşinen besmele çekerek kabul edendir. Şimdi hayatımıza yeniden bakalım acaba bizler herhangi bir işi yaparken ya da terk ederken Allah öyle istiyor diye mi yoksa sadece kendi istek ve arzularımıza öyle uyduğu için mi? yapıyoruz. Bir işi yaparken Allah’ın istediği kadar mı yoksa kendi istediğimiz kadar mı yapıyoruz? Bu konuda günde hangi ayeti kaç defa okuyacağımız, nasıl örtüneceğimiz, aile içinde kimlerle beraber oturup oturmayacağımız, kimleri ziyaret edip etmeyeceğimiz, ticaret yaparken neleri nasıl alıp satacağımız, hangi ilimleri nasıl öğreneceğimiz gibi daha binlerce misal sayılabilir.

Halife, mülkün sahibine göre, onun için, onun adına davranan demektir. Aksi halde kovulmuş, halifelikten düşmüş olur.

Besmele, fiil cümlesidir. Ancak fiili mahfuz yani saklıdır. Besmelenin en büyük özelliği “Ba” harfidir. Buna ilsak (yapıştırma) denir. Peki, neleri yapıştırır?

Allah-eşya: Denge, Âlemlerin Rabbi olmasıdır. Şeyler Allah’tan gayri her şeydir. Allah’la eşya arasındaki denge hiç bozulmaz. Yani Allah her zaman Rab, eşya her zaman kuldur.

Allah-insan: Allah’la insan arasındaki ilişkilere insanın iradesi giriyor. Bundan dolayı bu ilişkiler bozulabilir. Burada besmele kulluğu ve ilahlığı belirliyor. Biz bu ilişkiyi dengede tutmak zorundayız. Bu ilişkinin çeşitli boyutları vardır. Kalp ile iman, dil ile iman, kalp ile küfür, dil ile küfür, amelleri de buna ilave edebiliriz. Yani amel ile iman ya da amel ile küfür gibi.

İnsan – eşya: İnsan halifedir, Allah’a hadim(hizmetçi), eşyaya hâkim olmalıdır. İnsanın eşya üzerinde sınırsız bir hâkimiyet istemesinden dolayı bu ilişki çok zamanlar bozulmuştur. Halen bu gün Müslümanlarla eşya arasındaki denge sağlam temellere oturmuş değildir. Hatta şu anda dünyada eşya ile en çok sorunu olanlar müslümanlardır. Bundan kurtulup, eşya ile barışmanın yolu da yine besmelenin manasını iyi anlamaktan geçer.

İnsan-insan: Bu ilişki de iki temel üzerine oturur. Velayet ve beraet. Müminlere veli gayrisinden beri olacağız. Müminlerden bidat ehli dinde kardeştirler. Mezhepte, meşrepte farklıdırlar. Mücadelemizde delil, hüccet ve naslarla tartışma ve diyalogu sürdüreceğiz. Bu hükme münafıklarda dâhildir. Ancak onlara velayet yoktur. Zahiren, şeklen kardeşlik göstereceğiz. Sır vermeyeceğiz. Savaşmayacağız. Bugün bunu anlamağa ne kadar da çok muhtacız.

İnsan-nefsi: Aslolan tezkiyedir. Zaten yukarıda yazılan ilişkiler düzgün olduğunda insanın nefsi arınmış olacaktır. Nefis terbiyesiyle(tezkiyesiyle ilgili yazılan kitapların, bunun için meydana getirilen kurum ve kuruluşların yapacakları en güzel şey insanlara besmelenin manasını öğretmek olmalıdır. Bunun haricindeki bütün gayretler bu gün olduğu gibi boşa gitmeye mahkûmdur.

Şimdi besmelenin manasını anlamağa çalışalım

İsim: Bir eşyayı zihinde teşekkül ettiren şeydir. İsim, müsemma, tesmiye konularında tarih boyunca mezhepler arasında ihtilaf çıkmış ve bu konular üzerinde uzun münakaşalar olmuştur. Biz bunlara hiç temas etmek istemiyoruz. Bizim kanaatimize göre bunlar arasında sıkı bir ilişki vardır.

Allah ismi: Âlem isimdir. Özel isim değildir. Türememiştir. Kendinden marife, el takısıyla marife değildir. Tesniyesi de çoğulu da yoktur. İsmi tasgiri de (küçültülmüşü) ismi tafdili de (büyütülmüşü) yoktur. Adaşı yoktur. Bu isimle isimlenmeye, tarih boyunca hiç kimse teşebbüs etmemiştir. Allah ismi, “İsmi Azamdır.” En büyük isimdir. Diğer isimleri sıfat ismidir.

Er-rahman: Çokça rahmet eden, merhametli olan Rabbimizin rahmanlığı iki şekilde tecelli eder.

1) İnsanlar üzerindeki tecellisi. Rızk vermesi, insanları mümin kâfir ayırmadan hepsine hayat hakkı vermesi gibi. Ama rahman sıfatının en önemli tecellisi; hidayet, risalet ve vahiy’dir.

2) Eşya üzerindeki tecellisi. Eşyayı kaim kılıcı olması, eşyaya değişebilirlik vermesi dir. Rabbimizin bu rahmeti olmasaydı ne demiri eritebilir, ne de taşları yontabilirdik. Eğer Rabbimiz bize hidayet vermeseydi yani onu anlayacak kabiliyet vermeseydi, hidayetimize sebep olan peygamberlere vahiy indirmese de “Beni razı edin” deseydi. Dünyadaki insan sayısınca din anlayışı(sevap, günah) çıkardı karşımıza. Ve yine Rabbimizin Rahmanlığının tecellisidir ki bütün insanlara fırsat eşitliği, hem dünyada hem ahirette savunma hakkı vermiştir. İşte dünyada Rahman olmayan insanları görüyoruz. Onlar bırakın serbest savunma hakkını, yargı önüne çıkma hakkını bile vermiyorlar. Bir de Rabbimizin Rahmanlığı, her işin önünü ve sonunu bilerek rahmet etmesidir. Yani Rabbimizin bizden yapmamızı istediği her ibadet ve taatte sakınmamızı istediği her günahta mutlaka bizim için bir rahmet vardır.

Er-rahim: Mübalağalı ismi fail, müminlere dünyada ve  ahirette çokça merhamet edendir. Dünyadaki rahmetine, yardımına örnek olarak peygamberimizin hicreti esnasında mağarada insanların görmediği ordularıyla desteklemesi, yine Süreka Bin Malik olayı ve daha niceleri sayılabilir. Ayrıca dünyadaki olayları hiç ummadığımız bir şekilde bizim lehimize çevirmesidir. Ahirettekine gelince, günahlarına tövbe edenlerin tövbelerini kabul etmesi, amellerinin eksiklerine istiğfar edenlerin eksiklerini tamamlaması, amellerine kat kat ecirler vererek Rahmetiyle cennetine koymasıdır. Demek ki Rabbimizin rahmeti ve bağışı herkes için geçerli değil, bilakis özellikle dünyada tembellik yapıp “Allah, Rahman ve Rahimdir” diye ibadet etmeyenlere herhangi bir yardım vaat edilmemiştir.

Besmele manasını bilerek ve inanarak samimi bir niyetle çekilirse üç güzel faydası vardır; 1. Bir Müslüman Allah’ın yasak ettiği bir eyleme besmele çekemeyeceğine göre, onları terk edecek demektir ki haramları işlemekten kurtulacaktır. 2. Meşru bir işe başlarken besmele çeken bir Müslüman Allah’ın rızasını, dolayısıyla cenneti kazanacaktır. 3. Yaptığı hayırlı işler ebter (güdük) olmaktan kurtulacak. Her zaman Allah’ın yardımıyla şeytanın aldatmasından ve ameline ortak olmasından kurtulur.

Besmele çektiğimiz zaman “Ben ne yaparsam, yaptığım her şeyi Allah için, Onun adına ve O emretti diye yaparım. Çünkü o Rahman ve Rahimdir” diyoruz. İşte Rabbimiz bize “Kur’anı okuyun”diye emretti biz de okuyoruz. Besmeleyle başlıyoruz. Peki, TV okuyanlar, gazete okuyanlar, moda okuyanlar, ya da kur’anın yerine başka başka şeyler okuyanlar kimin ya da kimlerin ismiyle başlıyorlar. Hangi besmeleyi çekiyorlar? Elbette herkes kimi büyük tanıyor, kimi en çok seviyor ve kime kalbini bağlayıp rabıta yapıyorsa onun adına, o istedi diye yapacaktır.

 

Buradan itibaren “Fatiha Suresi” başlıyor.

Hamd,  Alemlerin Rabbı Allah’a aittir.

Rahman,Rahimdir.

Din gününün tek hakimidir.

Rabbimiz hem Kur’anın hem de Kulluğun manasını kitabının birinci ayetinde bize bildirmiştir. Bundan sonraki tüm ayetler birinci ayetin tefsiridir. O zaman nedir Hamd?

El-hamd: Tekbir, tahmid, tesbihtir. Yani övmektir, yüceltmektir. Büyük olduğunu bilerek seve seve övmektir. Övgüler her çeşidiyle her şekliyle, yalnız noksansız ve kâmil olacak. Âlemlerin Rabbi olmasından dolayı amelle yapılacaktır. Çünkü amelsiz yapılan övgülere yağcılık denir. Dünyada bile insan birilerini severse mutlaka onun için bir şeyler yapar. Çocuğunu seven onu sevdiğini göstermek için kendisi yemese de ona yedirmeğe, kendisi giymese de ona giydirmeğe azami gayret gösterir. Biz de Allah’ı sevdiğimizi böylece ortaya koymalıyız. Kendi ihtiyacımızdan önce ümmetin ihtiyaçlarını gidermeye çalışmalıyız. Zaten biz Allah’ın zatını görmedik.  Dünyada hiç kimse de onu göremez. Öyleyse bizim övmemiz; hamdımız nasıl olacak?   Allah’ın sıfatlarını ve fiillerini övecegiz. Mesela Rabbimiz Rahman ve Rahimdir. Karşılıksız vermekte ve karşılıksız rızıklandırmaktadır. Ya bu sıfatlarından bazılarını, örneğin, rızık verme gücünü insanlardan bazılarına verseydi ne olurdu halimiz? Kâfirin bile rızkını kesmeyen Rabbimizin yerinde olan o insanları, elimizde olmadan kızdırdığımızda açlıktan ölmemiz, ölümlerden ölüm beğenmemiz gerekecektir. Allah’ın fiilleri, Onun bizim hayatımızdaki müdahalesidir. Mesela, Onun yaratması, yaratış şekli gibi. Bu anlamda yaratılışını beğenmeyip, kadınların erkekleşmesi, erkeklerin kadınlaşması hamd’den uzaklaşmadır.

Hamd, Allah’ın övdüklerini övmek, yerdiklerini yermektir. İnsanlara, olaylara, eşyaya hep bu gözle bakacağız. Allah’ın övmediği insanları (namaz kılmayan, tesettüre uygun örtünmeyen, infak etmeyen insanları) sırf bizim takımdan, bizim partiden, bizim köyden, bizim meslektendir diye övmeyeceğiz.

Bir de hamd’i bütün âlemlerde Allah’a has kılacağız. Ferdi hayatımızda, aile hayatımızda, toplumsal hayatımızda da yine Rabbimizin istediği gibi bir hayatı hâkim kılmaya çalışacağız. Bugün Müslümanların bir kısmı ferdi hayatında Allah’a hamd ederken, toplumsal hayatta başkalarına hamd ediyorlar. Başkalarının hayat tarzını, kültürünü, ticaretini en iyi görüyorlar. Onlara benzemeye çalışarak onları övüyor, onlara hamdediyorlar.

Diğer bir kısmı da kendisi Allah’a hamd etmediği halde toplumsal hayatta Allah’a hamd edilmesini sağlamaya çalışıyor. Mesela; Adam ne namaz kılıyor, ne de oruç tutuyor. Ama kalkıyor, oruç tutmayanlara dayak atıyor.

Bu iki tavırda eksiktir: İşin doğrusu yukarıda anlattığımız gibidir. Yani hem kendimiz Allah’a hamd edeceğiz hem de başkalarının Allah’a hamd etmesi için çaba harcayacağız.

Hamd, razı olmaktır. Bizim çalışmamızla olmayıp boyumuzun uzun olması, arap veya Türk olmamız, kadın veya erkek olmamız gibi Allah’ın takdir ettiği işler karşısında isyan etmeksizin sürekli Allah’ı övmeye devam etmektir.

Ferdi özelliklerimizde onun takdirine razı olduğumuz gibi aile hayatımızda toplumsal hayatımızda da onun takdirine boyun eğerek hamd etmeye devam etmeliyiz. Çocuğumuzun çok olması, ölmesi, başımıza bir kaza veya hastalık gelmesi, işimizin bozulması, deprem, su baskını gibi doğal afetler karşısında bunların Allah’ın takdiri olduğunu bilip her an ona olan övgümüze devam etmeliyiz. İşte bu kazaya rıza gösterme olayı da hamd’in bir çeşididir. Zaten Peygamberimiz (sav)de gerçek bir Müslüman’ı böyle tarif ediyor : “ Müslüman’ın haline hayret edilir. Çünkü Allah kendisine bol nimet verdiğinde şükreder. Onun elinden verdiği bir nimeti çeker alırsa bu seferde sabreder. Böylece her hali kendi hakkında hayırlı olur.”

Yine Allah’ın bizim hayatımızda uymamız için koymuş olduğu kurallara razı olmakta bir hamd’dir. Yani kadının kendi konumuna, erkeğin kendi konumuna, insanın ailesine karşı olan sorumluluğuna, topluma karşı yapacakları, ticaretindeki kuralları, kısaca bir bütün olarak hayatında uyması Rabbimiz tarafından emredilen tüm kurallara razı olmasıdır hamd. İnsan karlı bir ticaretten nasıl razıysa, zekât vermekten, infak etmekten de o kadar razı ve hoşnut olmalıdır. Ancak bu gün bizler kazanırken sevindiğimiz kadar Allah yolunda harcarken sevinemiyorsak ki böyledir. Allah’a hamd etmiş olmayız.

Ancak burada kastedilen razı olmak sadece Allah’tan gelen kaza ve kadere razı olmaktır. Yoksa günümüzde bazı insanların yaptıkları gibi, kendi tembelliğinden ve acizliğinden dolayı ya da insanlar tarafından bir sıkıntıyla karşılaştığında, bununla mücadele etmeyip, “Ben razı oldum. Elhamdülillah demesi” değildir. Günahlarla dolu bir hayat yaşayıp sonrada “Elhamdülillah” demek de değildir. Yalanla dolanla birbirlerini dolandırdıktan sonra “Allah’ım verdiklerine şükür. Bunu da ucuza kapattık” demek değildir hamd.

Hamd, Allah’ın razı olmadığı işlere razı olmamaktır. Nefsimiz üzerinde, çarşıda, okulda, hastanede, hapishanede, tıpta, hukukta, sporda ve her yerde Allah’ın razı olmadığına razı olmamaktır. Peki, bu razı olmamayı nasıl göstereceğiz? Bunun için Rabbimizin kitabına bakacağız. Allah koyduğu hayat nizamını değiştirenlere nasıl cezai müeyyideler uygulamış ya da uygulanmasını emretmişse, biz de onları uygulamağa çalışarak razı olmadığımızı göstereceğiz. Mesela, televizyonda Allah’ın razı olmadığı programlar varsa, çarşıda, pazarda Allah’ın razı olmadığı işler yapılıyorsa, faiz alıp verme, içki, kumar, fuhuş, adam öldürme gibi. O zaman tüm bunları düzeltinceye kadar yaşadığımız hayattan razı olmayacağız. Toplumu terk edip inzivaya çekilmeyeceğiz. Önce bunların yanlış olduğuna sağlam bir şekilde iman edeceğiz ki düzeltmek için çalışabilelim. Bugün “Nasılsın, iyi misin?” sorusuna “İyiyim, elhamdülillah” diye cevap veren insanlar, bütün bunları düşünmek zorundadırlar.

Rabbimiz Rahman, Rahimdir, Fakat aynı zamanda “Maliki yevmiddin-Din gününün tek hâkimidir.” Yani insanların dünya hayatında yapmış oldukları iyiliklere mükâfat, kötülüklere ceza verecek olandır. Ve bu işi yaparken asla ortak kabul etmeyendir. Bir ayeti kerimede şöyle buyurur: “Bugün mülk kimindir?” Yine kendisi cevap verir. “Bugün mülk tek ve kahhar olan Allah’ındır.” Peki, dünya hayatında mülk başkalarının mı? Hayır ancak dünyada Allah’ın melikliğini kabul ya da  red etme hürriyeti var. Ahiret hayatında böyle bir seçme imkânı yoktur. Yani mirası paylaşırken, elbise giyerken, eş ve iş seçerken, ibadet yaparken, terk ederken, konuşurken, susarken, her bir işimizde Allah’ın ya da başkalarının isteklerini seçme imkânı vardır.

Bu ayeti kerime aynı zamanda bize ahiret şuurunu canlı tutmamızı öğretiyor. Günde en az kırk defa okumak suretiyle Allah’a hesap vereceğimizi hatırlatıyor ki bizler her işimizde bunu düşünelim diye.

Buraya kadar olan bölümü özetlemeye çalışırsak şöyle diyebiliriz. Her ibadetin dışından olan şartları olduğu gibi Allah’a kulluğunda dışından olan şartları vardır. İşte buraya kadar sayılanlar kulluğun dışından olan şartlarıdır. Çünkü buraya kadar olan bölümde karşılıklı konuşma yok. Fakat bundan sonraki bölümde karşılıklı konuşuyoruz Rabbimizle. Dışından olan şartları anlamak için dünyada yapılan işlerden bir örnek verelim; herhangi bir daireye işçi ya da memur alınacağı zaman bir imtihan açılır ve imtihana katılma şartları yani dışından olan şartlar açıklanır. Mesela yirmi beş yaşından gün almamış olacak, en az lise mezunu olacak, askerlikle ilişkisi olmayacak gibi.

Tüm bunlar memur olmanın değil, memur olmak için imtihana girmenin şartlarıdır. Fatiha’nın ilk üç ayeti de Allah’a kulluk imtihanına girmenin şartlarıdır. Biz bu şartları yerine getirmedikçe, araya vasıtalar, şefaatçiler de koysak, ne yaparsak yapalım. Allah bizi kulluk imtihanına almayacaktır.

Burada şunu da düşünebiliriz. Sanki Rabbimiz bize bir teklifte bulunuyor. Diyor ki “Kullarım! Size sermaye vereceğim. Siz bu sermayeyi işletin. Karın tamamı sizin olsun. Yalnız bir şartım var. Yapacağınız bu ticarette kuralları ben koyacağım. Eğer sizi aldatmak isteyen, hakkınızı gasp etmek isteyen olursa bana müracaat etmeniz halinde hakkınızı da, intikamınızı da ben alacağım.” İşte bu teklif Âlemlerin Rabbi Allah tarafından değil de bir başkaları tarafından gelseydi, bizim içimize mutlaka bir şüphe düşerdi. “Bu adam, hem sermayenin tamamını veriyor. Hem de hiç kar almıyor. Bizim hakkımızı da savunacağını, ama kuralları kendisinin belirleyeceğini söylüyor. Acaba nasıl bir kural koyacak? Bu işin içinde mutlaka bir iş var” derdik. Fakat Rabbimiz hemen kendi sıfatlarından bazılarını saymak suretiyle böyle bir şüpheye düşmemize meydan vermiyor. Önce Âlemlerin Rabbi olduğunu beyan ediyor ki Onun her şeyin yaratanı, rızık vereni, terbiye edeni, sahibi olduğunu, asla kimseye muhtaç olmadığını anlıyoruz. Bizim hayatımıza ait kuralları koyarken kendisine pay çıkarmaya muhtaç olmadığına göre tüm bu kurallarda sadece bizim menfaatimizi esas alacağı muhakkaktır. Ayrıca Rahman, Rahim olduğunu açıklamakla, tüm bu kuralları koyarken bize karşı merhameti esas alacağını, yine merhametiyle bu kuralların neler olduğunu, nasıl uygulanacağını da bize bildireceğini haber vermiştir. Daha sonra insanlardan bu kurallara uygun bir hayat yaşayanlara ahiret âleminde daha güzel karşılık vereceğini ve bu dünya hayatında aldığı bu sermayeyi şeytanın, tağutların kurallarına göre kullanan, müminlere engeller çıkaran zalimlerden de intikam alacağını “Maliki yevmiddin-Din gününün tek hakimi” olduğunu beyan ederek bizden cevap istiyor.

Bu teklife olumlu cevap vermek için “Elhamdülillahi Rabbil Âlemin – Her türlü övgüler, en güzel şekliyle, her zaman ve her yerde Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, Din gününün tek hakimi Allah’a aittir” dememiz gerekiyor. Bu sözü söyleyen kişi Müslüman olmuş, Allah’a kulluğa talip olduğunu beyan ve taahhüt etmiş olur.

Rabbimizde bu şartları taşıyan her insanı imtihan salonuna kabul ederek istediği sorularla o insanı imtihana çekiyor. Elbette bu imtihanı çok iyi derecelerle bitirenler olduğu gibi dökülenler, zorlukla kazananlar da oluyor. Burada dikkatimizi çeken en önemli nokta imtihan kapısının tüm insanlara istisnasız açık olmasıdır. Fakat günümüzde bazı insanlar batıl bir kıyas yaparak şöyle diyorlar: “Efendim! Nasıl ki bir belediye başkanının, devlet başkanının yanına girmek, herhangi bir işini gördürmek için bir adamını bulmak gerekiyorsa, Allah’a ve Resulüne ulaşmak için de mutlaka bir vasıta bulmak gerekir. Hatta direkt olarak Allah’a ulaşılamaz. Önce veli bir kula ulaşacaksın. O seni yetiştirecek, Resule ulaştıracak. Sonra Resul yetiştirecek, Allah’a ulaştıracak” diyorlar. Bu tamamen İslam dışı bir sözdür. Peki, İslam dışı olduğuna delilimiz nedir?

Birincisi; Allah teala ne belediye başkanıdır ne devlet başkanıdır ki kapısında kapıcılar bulunsun. Böyle olsaydı vallahi hiç kimse namaz kılamaz, Fatiha’yı da Kur’anda olduğu gibi okuyamazdı. Çünkü O âlemlerin rabbidir. Biz de o âlemlerden bir parçayız. Yani Allah; peygamberlerin, velilerin, mürşitlerin nasıl Rabbi ise bizim de Rabbimizdir. Onlara karşı başka, bize karşı başka değildir. Araya vasıta konulmadan kendisine ulaşılamayanlar zalimlerdir. En azından Allah’ın istediği gibi adaletli davranmayanlardır. Rabbimiz hem kendisi “el-adil” olan hem de bize adaletli olmayı emredendir. Böyleyken nasıl olur da birileri çıkıp, “Bizim tezgâhımızdan geçmeden, bizim onayımızı almadan Allah’a kul, peygambere ümmet olamazsınız” diye Allah’ın ilahlık hakkına saldırabilir ya da insanlar böyle Allah’ın hakkını bir başkalarına vermeye kalkabilirler? Doğrusu anlamak mümkün değil.

İkincisi; Fatiha’yı okuyan herkes “İyyake nağbüdü ve iyyake nestaiyn – Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” ayetini okuyor. Bu Rabbimizle karşılıklı konuşmadır. Mademki biz direkt olarak Allah’ın huzuruna giremiyorsak, Ona ulaşamıyorsak,  ne diye kendimizi aldatarak sanki Rabbimizin huzuruna kabul edilmiş gibi karşılıklı konuşma kipiyle okuyoruz? Gaip sığasıyla okuyalım öyleyse! Fakat kimse Kur’anın okunuşunu değiştiremez. Değiştirirse o okuduğu Kur’an olmaz. Demek ki, bize şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimizin huzuruna girmek, Ondan bir şeyler istemek için herhangi bir vasıtaya, ihtiyacımız yoktur. Var diyenler, lütfen Fatiha suresinin manasına yeniden baksınlar. Ya da okumasınlar. Çünkü okudukça günahları artacaktır. Bazıları hemen âlimlerin, ulemaların, velilerin arkasına sığınıp “Efendim! Bu kadar âlimler bunu bilmezler miydi?” diyeceklerdir. Biz şunu iddia ediyoruz ki namazı herkes kendisi kılar. Fatiha’yı da herkes kendisi okur. Bunları bilmek herkesin kendi görevidir.

İşte yukarıda sayılan şartları yerine getirmek de herkesin görevidir. Ve bu şartları yerine getiren herkes Rabbimizin huzuruna vasıtasız, aracısız, engelsiz, kendi başına kabul edilir. Eğer böyle olmayıp ta aracılara ihtiyaç olsaydı bu bize zulüm olurdu. Çünkü benim Rabbime her an ihtiyacım var. Ne zaman, ne isteyeceğim belli olmaz ki. Ben her an aracıları nasıl bulacağım. Kaldı ki bana aracılık edecek olan herkesin de, peygamberler, melekler, veliler, zaten Rabbimize muhtaçlar. O halde haydi bugüne kadar aracı zannettiklerimiz varsa onları aradan çıkarıp Rabbimize Kur’an ve sünnette bildirildiği şekilde hanif, muvahhid olarak yönelelim. İstek ve arzularımızı kendimiz sunalım. Ve Rabbimizle ahdimizi kendimiz yapalım. İşte ahdimiz:

İyyake nağbüdü ve iyyake nestaiyn – Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz. 

Rabbimizin huzuruna kabul edildiğimizde ilk sözümüz “Ancak sana kulluk ederiz” sözüdür. Yani “Senden başka kulluk edilecek, kayıtsız şartsız teslim olunacak, boyun bükülecek birisinin daha olmadığını kesin olarak anladım.” demektir. “Bu kulluğumuz lütfen bir kulluk olmadığını, Allah’ın bizim kulluğumuza ihtiyacı olmadığını, Onun her şeyden müstağni, samed sıfatına sahip bir varlık olarak tanıdığımızı, bilakis bizim Ona kulluk etme ihtiyacı duyduğumuzu, biz kulluk etmesek de kâinatta Onun dışında her varlığın Ona kulluk ettiğini” bilmektir. Ve göklerdeki ve yerlerdeki bütün varlıklarla birlikte Onun huzuruna durup, onlarla birlikte eğilmektir.

Bir de kulluktan maksat, bazılarının anladığı gibi namaz ve oruçtan ibaret ibadetler değildir. Kulluktan maksat, yaşadığımız şu dünya hayatında yaptığımız bütün hareketler, ticaret, siyaset, adabı muaşeret, eğitim, hukuk, aile hayatımız, tüm bunlar kulluğa dâhildir. Bu kulluğumuz ferdi ve sosyal hayatımızdaki tüm davranışlarımızı kapsamalıdır.

Bu ayette, “Sadece ben kulluk ederim” değil, “Biz kulluk ederiz” diyoruz. Yani kendi adımıza değil, genel olarak ümmet adına bir söz veriyoruz. Özel olarak da kendi mesuliyetimiz altında bulunanlar adına bir taahhüde giriyoruz. Öyleyse bakalım hayatımıza. Bu sözü veren biz Müslümanlar, gerçekten Allah’a kulluk ediyor muyuz? Ne söz verdiğimizin farkında mıyız? Mesela bir aile reisi düşünelim. O namazlarında bu ayeti okurken Rabbimize şöyle demektedir. “Ey benim Rabbim! Ben ailemin reisi olarak, ailem adına sana söz veriyorum. Biz çoluk çocuk hep sana kulluk edeceğiz. Senin bizler hakkında ne gibi hükümlerin varsa hepsinin hayata geçirilmesini sağlayacağız. Bunun ailemde gerçekleştirilmesi için ne lazımsa yapacağım. Çocuğuma ve hanımım ilim öğretmem gerekiyorsa öğreteceğim. Onlara helal lokma getireceğim. Kimlerle görüşüp kimlerle görüşmeyeceklerini, nasıl bir kıyafet giyeceklerini, ne zaman yatıp ne zaman kalkacağımıza varıncaya kadar her şeyimizi sana kulluk adına, senin emrettiğin şekilde yapacağız.”

Bu misaller çoğaltılabilir. Devlet reisi tebaası adına, bir amir emri altındakiler adına, bir usta yanında çalıştırdığı insanlar adına vs. Allah’a kulluk edeceklerini ve edilmesini sağlayacaklarına dair söz veriyorlar.

Bu sözü vermekle ayrıca, Rabbimize “Âlemler adına kulluk ettiğimizi” yani “Tüm âlemlerde kulluğu yalnız Ona has kılacağımızı taahhüt ediyoruz.” Başka bir şekilde ifade edersek “Tüm âlemlerde Allah’tan başkasına kulluk edilmesine razı olmayacağımızı” söylüyoruz.

Bu ayet bize aynı zamanda cemaat şuuru kazandırıyor. Yukarıda mesuliyetimiz altında olan ve ulaşabileceğimiz tüm Müslümanlar adına konuştuğumuzda “Kullara kulluktan, esaretten ve kölelikten kurtulup, hürriyetimizi ilan ederek, Yalnız Allah’a kul olacağız” demiştik. O halde nedir hürriyet?

Hürriyet; herkesin sahip olduğu haklarını kullanmasıdır. Bu hakları bize Allah emanet olarak vermiştir. Sınırlarını da kendisi çizmiştir. Öyleyse “İyyake nağbüdü” diyen ben, haklarıma sahip çıkmalıyım. Haklarımı kimseye devretmemeli ve haklarımı benim adıma başkalarının kullanmasına izin vermemeliyim. “Yalnızca Allah’a ve emirlerine karşı boyun bükerim. Tevazu gösterir, rükû ve secde ederim. Allah’tan başka hiç kimsenin huzurunda eğilmem. Yalvarıp yakarmam. El pençe divan durmam. Kayıtsız şartsız kimseye itaat etmem” demeliyim.

Fakat bu tavrı gösterebilmem için haklarımın neler olduğundan haberdar olmam gerekir. Bugün bir takım çevreler “İnsan Hakları” diyor. Tüm dünyaya sömürü ve zulüm ihraç eden ülkeler “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” adı altında bir şey yayınlıyor. Tabi kastettikleri kendi hakları, kendi menfaatleri. Bizim bu konuda bilmemiz gereken çok önemli bir şey vardır. Hak, İslami bir kavramdır. Hakkın zıttı batıldır. İnsan hakları batılın üzerine bina edilemez. İnsan hakları ancak iman üzerine bina edilir. Kanun ile ikame edilemez. Allah’ın hakkını vermeyenler, insanların haklarını da veremezler. Neden?

Rabbimiz: “En büyük zulüm şirktir” yani Ona ortaklar koşarak Allah’ın hakkını gasp etmektir” buyuruyor. Ve yine şöyle buyuruyor: “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden yeryüzünde fesat çıktı.” “Kim bu insanlar?” “Kâfirler…” “Peki, bu zulüm nereden kaynaklanıyor? Onlarda bizim gibi insan değil mi?” derseniz, şu cevabı veririz: “Zulüm onların hayata bakışından, hayatı yorumlayışlarından kaynaklanıyor. Allah’ın kulu değil de kendi nefislerinin ve hevalarının kulu olmalarından ya da kendi nefsini veya hevasını putlaştıran kimselerin peşinde olmalarından kaynaklanıyor. Nasıl ki akrebin tabiatı sokup zehirlemekse, kâfirin tabiatı da bozmak, fesat çıkarmaktır. İnsanların yalnız Allah’a kulluk ettikleri bir beldede, bir başka deyişle Allah’ın düzeninde, hür insanların yaşadığı bir toplumda beş tane emniyetin bulunması gerekir. Bunlar; akıl emniyeti, nesil emniyeti, can emniyeti, mal emniyeti ve din (inanç) emniyetidir. Bunlar bir yerde varsa, orası Allah’a kulluk edilen bir yerdir.

Peki, “İyyake nağbüdü ve iyyake nestaiyn” diyen bizler bu konuda ne yapmalıyız? Önce insan olarak Rabbimizin bize verdiği hakları, kitabımız Kur’andan öğrenmemiz, sonra da vazgeçilemez ve devredilemez olan bu haklarımızı elde etmek için mücadele etmemiz gerekir. İnsan olarak haklarımız deyince bir de şunu anlıyoruz; Kadın olarak hakkım, çocuk olarak hakkım, baba olarak hakkım, işçi olarak hakkım, öğretmen olarak hakkım, toplumun bir ferdi olarak toplumdaki hakkım, toplumun benden hakkı, bir Müslüman olarak ümmetteki hakkım, ümmetin bendeki hakkı gibi.

Günümüz toplumlarında kalabalık yığınlar içerisinde fert durumuna düşmüş olan bir kişinin kendi haklarından haberdar olması, onlara sahip çıkması düşünülebilir mi? Batılılar, bir şeyi tükettikten sonra onu kavramlaştırırlar. Onlar çevreyi bitirmişler, çevre koruma kanunları oluşturmuşlar, hayvanları bitirmişler, hayvan koruma kanunları oluşturmuşlar. İnsanların haklarını verme adına oluşturdukları kurumlarla, “kendi tayin ettikleri hakları”, “kendi tayin ettikleri kimselere”, “kendi tayin ettikleri kadarıyla vermekteler” ve insan hakları havarileri olarak orta yerde dolanıp durmaktadırlar. Bu durum karşısında, mazlum konumuna düşürülen halklar, Ellerine aldıkları pankartlarla, bu kurumlardan hak dilenmeye çıkıyorlar.

Bugün biz Müslümanlar Allah’ın bize verdiği hak ve hürriyetlerden habersiz olunca, her önüne gelen bizi rahatça istediği yollara kanalize edip, sömürüyorlar. Şunu önemle vurgulamak yerinde olur. Sadece haklarımızı bilmek yeterli değildir. Aynı zamanda bu haklarımıza da sahip çıkmamız gereklidir Bizim haklarımızı elimizden almak isteyenler, bizim adımıza kullanmak isteyen kimseler, bizim haklarımız konusundaki bilgisizliğimizden yararlanırlar ve bu konuda iki yöntem kullanırlar. Birinci metot: Menfaat vaat etmektir, ikinci metot ise: Korkutmaktır.

Biz bunlardan menfaat vaat edenlere karşı “Er-rahman, Er-rahiym” diyerek cevap veririz. Rabbimizin vereceği menfaat hem daha hayırlı, hem de dünya ile sınırlı değil, ebedidir.

Korkutarak gelenlere ise “Maliki yevmiddin” diyerek, “Din gününün tek hâkiminin Allah olduğunu” ilan etmek suretiyle hürriyetimize sahip çıkarız. Allah’tan başkalarına korktuğumuz ya da menfaat umduğumuz için kulluk etmeyiz.

İbadet: Niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel bir itaattir. İtaatin sebebi ya ümittir veya korkudur. Biz ümit için de olsa, korku için de olsa tüm itaatlerimizi Allah’a has kılacağımızı ve bu işi körü körüne değil bilakis bilinçli yapacağımızı taahhüt ediyoruz. İşte bunun için “İyyake nağbüdü” diyoruz.

Ve iyyake nestaiyn – Ve ancak senden yardım dileriz.

Niçin yalnız Allah’tan yardım istiyoruz.

1) Kulluğumuzu yalnız Allah’a has kıldığımızdan dolayı yardımı da sadece Ondan istiyoruz. Kendisine kulluk yapmayanlara kimse yardım etmez. Zaten Allah’a kulluk eden insanlara şeytan ve şeytanın dostları olan Allah yolunun düşmanları yardım etmezler. Şeytan ve dostlarına, heva ve arzularına kulluk edenlere de Allah yardım etmez. Rabbimiz kitabımız Kur’anda buyuruyorki : Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder(………..). Bu ayete iman eden bizler her halimizde Allah’ın dini yüce olsun diye çalışmalıyız ki, Allah’ta bize dünyada ve ahirette yardım etsin. Yardıma ulaşmanın yolu ancak Allah’a kulluktan geçer. Onun dini için, mallarımızla ve canlarımızla samimi olarak çalışmaktan geçer. Yoksa muska takmakla, cevşen taşımakla Allah yardım etmez. Ve bizi hiçbir şeyden korumaz.

2-) Kulluğumuzu yalnız sana has kılmamızda önümüze çıkan ( savaş, açlık, korku, mallardan zarar gibi) engelleri aşmamız için yardımını isteriz.

3-) Bütün bu amelleri işlemekle beraber bunlara riya, kibir gibi pisliklerin bulaşıp ta amellerimizin boşa gitmemesi için yardım isteriz.

4-) Genel olarak bütün işlerimizde senin yardımın olmadan muvaffak olamayacağımızı bilerek yardım isteriz.

5-) Ya Rabbi, yalnız sana kulluk edeceğimizi taahhüt ettik. Ama nasıl bir kulluktan razı olacağını bilemeyiz. Senden kulluk yolumuzu göstermen konusunda yardım istiyoruz. Tıpkı İbrahim as. gibi. O yalnızca Allah’a kulluk ediyor ve oğlu İsmail ile birlikte Ondan şu dilekte bulunuyordu: “Rabbimiz ikimizi sana teslim olmuş Müslümanlar kıl. Zürriyetimizden de sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet kıl. Bize ibadet yöntemlerini (yer ve ilkelerini) göster(Bakara:128-133).

Biz de İbrahim (a.s.) gibi yardım dileyeceğiz Rabbimizden. Zürriyetimizin (Çocuklarımızın) Müslüman olmasını isteyeceğiz. Bunun çabasını da harcayacağız. Bizim sağlığımız da olduğu gibi öldükten sonra da çocuklarımızın Allah’a kulluk edebilmeleri için insanlara Allah’ın ayetlerini okuyacak davetçiler yetiştirmeye çalışacağız.

6-) Yardımı ancak kulluk yapmak için isteriz. Yardımı ancak Allah’ın rızasına uygun olan işlerde muvaffakiyet için istemeliyiz. Ancak yaşantımıza bir bakalım. Gerçekten yardım istediğimiz işler Allah’ın rızasına uygun işler mi? Mesela, bir futbol kulübü sezonunu açarken, örovizyon şarkı yarışmasına girerken, Allah’ın kesinkes reddettiği cahili sistemleri oturtmak için, sonunda bize hayrı olmayacak nimetlere kavuşmak için, artist olmak için, sürüp sürüştürüp erkekleri baştan çıkarmak için, Allah’ın haram kıldığı ürünleri satacak dükkân açmak için yardım isteyemeyiz. Eğer böyle yapıyorsak bunun anlamı Allah’a iftira etmek ve emri vaki yapmaktan başka bir şey değildir.

O zaman günde kırk defa namazlarda kulluk için, cennete gitmek için yardım isteme adına okuduğumuz bu ayeti, sosyal hayatımızda Allah’a isyan etme ve cehenneme gitme konusunda yardım isteme adına okumayalım. Samimi ve bilinçli olarak okuyalım ki Allah’ın yardımı bize ulaşsın. Allah’ın yardımı bize ulaşmıyorsa bilelim ki, biz kulluğumuzu yalnızca Ona has kılmıyoruz demektir.

Bu anda Rabbimizden ne istediğimizi açıklamaya geçiyoruz ve şöyle diyoruz:

“İhdinas sıratal müstakim – Bizi müstakim olan yola hidayet et, Yarabbi” diyoruz.

İhdi: “Heda” kökünden gelen bir emirdir. Hediyeleşmek anlamı vardır. Yukarı makamdan aşağıya olduğunda emir, aşağıdan yukarıya dua, aynı seviyede olanlar için ricadır. Başka bir şekilde bu hitap zorlama kabul edenler için kullanılır. Allah zorlama kabul etmediği için bu şekilde hitap etmemizi emretmiştir.

Hidayet: İrade vermek, iradeyi başarıya dönüştürmek, iyiyle kötünün arasını ayırmak, Resul göndermek suretiyle uyarmaktır. Yani biz bütün bunları istiyoruz Rabbimizden. Dünyada beş milyar insan yaşıyor. Eğer doğru yolu insanların anlayışına bıraksaydık tam beş milyar doğru yol anlayışı çıkardı ortaya.

Beni dokuz ay karnında taşıyan, beni büyüten anamı ölünce toprağa veremem. Onu karnımda taşırım deyip te yiyen yamyamla: Anamı ateşte temizler ganj nehrinde yıkarım diyen Hintli; toprakta israf olup gitmesin, şehrin merkezi ısıtmasına katkıda bulunsun diye ölülerin yakılmasına karar veren İngiliz Belediye Başkanına ve doğru yolu size ben gösteriyorum diyen zorbalara varıncaya kadar milyarlarca doğru yoldan hangisine gideceğim ben?

Herkes bana yol gösteriyor. Siyasi tercihimi, ekonomik tercihimi, aile tercihimi, giyim tercihimi belirlemeye kalkıyor. Sözgelimi kimisi sosyalizm yolunu, kimisi kapitalizmin yolunu, kimisi ırkçılığın yolunu gösteriyor hayat görüşü olarak. Farklı davetlere muhatap olan insanlar bu farklı davetler karşısında bocalıyor. Veya bu farklı davetlerden birini kabullenen insanlar birbirleriyle çatışmaya başlıyor.

Çünkü herkes benim yolum, benim yöntemim doğru deyince kavga çıkıyor. İşin gerçeği bugün bizlerin fert olarak, toplum olarak bocalamamızın ana nedeni işte budur. O halde tekrar soruyorum. Bir insan olarak sayısız problemlerime, sayısız kimselerce, sayısız doğru yollar önerilen ben, bu kadar doğru yoldan hangisine tabi olacağım?

Bir Müslüman olarak Yusuf as’ın Tevhid anlayışı ile haykırıyor ve “Ey İnsanlar! Size kanun koyan, sizi terbiye edip doğru yol benim anlayışımdır. Bana gelin diyen bir sürü Rablerinizin mi olmasını istersiniz. Yoksa size doğru yolu gösterenin; sizi yaratan, sizin bütün ihtiyaçlarınızı karşılayan, sizi sizden iyi tanıyan bir varlığın, tek ve kahhar olan (her şeye gücü yeten) Allah’u Tealanın mı Rabbiniz olmasını istersiniz?(Yusuf-39)” diyorum. Yoksa mahvolurum. Perişan olurum. Allah’tan başka bir sürü Rabler edinerek, onların peşine giden yüz binlerce insanın perişanlığını gözümle görüp dururken… Derim ki hemen: “İhdinas-sıratal müstakiym – Yarabbi, bizi doğru yola ilet. Ayaklarımızı o yolda sabit kıl.”

İhdina: Bize yol göster, ulaştır, göster, yönlendir, sebat ver. İhdina derken bu manaların üzerine durup iyice düşünmeliyiz. Birincisi: Bu biz kelimesinin içinde ben de varım. Yani kulluğu yapmaya ben de talibim. Bunun için hidayeti sadece başkaları için değil, kendim içinde istiyorum. O halde bu yolun kurallarını her müslüman gibi benim de bizzat kendim öğrenmem, anlamam ve tatbik etmem gerekir. İkincisi: Bu yol yalnızca bana ait değildir. Aynı zamanda yalnızca bazılarının anlayabileceği bir yol değil. Çünkü ben diyorum ki “Yarabbi bana yolunu göster.” Rabbimiz de, “İşte kitabım. Doğru yolum onda yazılı. Oku da yaşa(Bakara:1,2) buyurduğunda, “Yarabbi ben onu nasıl anlayayım” diye mazeret uyduruyorsam, söylediğim bu sözü tekzip etmiş oluyorum. Üçüncüsü: Birilerinin tekelinde olmayan, isteyen herkesin anlayıp, tabi olabileceği bir yolu istiyoruz, Rabbimizden.

Allah’ın hidayeti ile Allah’tan başkalarının hidayeti arasındaki farkı da kısaca açıklayalım. Allah’ın hidayeti; Rahman sıfatının tecellisi gibi tabi olmak isteyen herkese, her zaman, her konumda, her makamda istenen hedefe selametle ulaştıracak şekildedir. Çünkü o Sübhandır. Fakat diğerlerinin hidayeti yani yol göstermesi zaman ile mekân ile makam ve mevki ile ya da daha başka şeylerle sınırlıdır. Çünkü Allah’tan başka Sübhan yoktur. (La sübhane illallah). Sübhan olmayan kim olursa olsun, eksik demektir. Kendisi eksik olanın elbette gösterdiği yollar da eksik olacaktır. Mesela, Allah, fakir, zengin, genç, yaşlı, Türk, arap, hasta, sağlam, seçmeden onlara kulluk yolunu gösterip yaptıkları ibadetleri kabul ediyor. Fakat diğerleri, işine yarayanları ya da işine yarayacağı zaman yol gösteriyorlar. Bu konuda şu misallere bakabiliriz. Reklâmcılar, her türlü ürün pazarlamasında genellikle kadınları kullanıyorlar. Ancak rast gele kadın kadındır, demiyorlar da içlerinden işlerine yarayanları seçiyorlar. Kapitalistler, insan zengin olduğu sürece kabul edip, yol gösteriyorlar, ama ne zaman zenginliği sona ererse tekmeyi vuruyorlar. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Ancak Rabbimiz bizi hiç bir zaman bırakmıyor. Zengin, fakir, kadın, erkek… Kim olursan ol. Yeter ki Allah’tan hidayet iste.

Biz Rabbimizden “Sırat’ı mustakiymi” istiyoruz. Sırat’ı mustakiym, maddeler halinde sayarsak;

  • Hak olan yol.
  • İslam milleti.
  • Çoğulu olmayan tek yol.
  • Geniş yol.
  • Kıyam halinde olanların yolu.
  • Kıvamında olan (hükümlerin fıtratına uygun)yol.
  • Eğrisi büğrüsü olmayan yol.
  • İşlek yol.
  • Müstahkem yani sağlamlaştırılmış, yıpranmayan ve hiç kimse tarafından yıpratılamayan yoldur.

Bununla birlikte yine yol anlamına gelen, fakat hiç bir zaman sırat anlamına gelmeyen bazı kelimeler vardır. Yine bu kelimeler sırat anlamına gelmediği halde maalesef halk arasında aynı manada kullanılıyor. Bu da bizi sonuçta kavram kargaşasına, dolayısıyla çeşitli konularda ayrılıklara düşmemize sebep oluyor. Bunlardan bazılarını ve manalarını kısaca açıklamaya çalışalım. Sebil, Tarik, İveç, Mezhep gibi.

Sebil: Alelade bir yoldur. Kendini tamamlayanla mana kazanır. Sebilillah, sebilittağut(Nisa:76), sebililhayır, sebililcennet gibi.

Tarik: Mücerret yol. Hangi bir yol ya da her hangi birinin yolu. Bugün tarikat dediğimiz de böyle mücerret birilerinin yoludur.

Bu yolların sıratı müstakıymle her hangi bir aynılığı ya da benzerliği yoktur. Bunlar daha önce insanların sırat-ı mustakiym’de yürüyebilmek için sadece kendilerine mahsus olarak takip ettikleri metotlardır. Bu metotlar asla tek metot, tek yol olmadıkları gibi mutlaka uyulması gereken metotlar, yollar da değildir. Ancak sonradan gelen insanlar, bu yolları sanki Allah’ın yoluymuş ve herkes de bu yollardan birine uymak zorundaymış, bu yollardan birine uymayanlar cennete gidemezmiş gibi insanlara dayatıyorlar. Hatta bazıları “Şeriat meyvenin kabuğu gibidir, daha içi var, özü var” diyorlar. Hâlbuki insanı küfre götüren sözler ve fiillerle ilgili kitaplara baktığımızda şeriatı küçümsemek, hor görmek; herhangi bir yolu, sistemi, metodu, hükmü ondan üstün görmek, beğenmek, bağlanmak küfür sebebi olarak sayılmıştır. Bu metotlar kâfirlerden de gelse, Müslümanlardan da gelse hüküm aynıdır. Ancak biz biliyoruz ki bu Müslümanlar şeriatı küçük gördüklerinden dolayı böyle söylemiyorlar. Şeriatı daha güzel yaşama adına bunu söylüyorlar. Fakat aynı sözün şeriatı küçük görme manasına da geldiğini bilip kelimeleri ona göre seçmek gerekir. Öyleyse tarikle sıratı karıştırmayalım. Sıratı müstakiym’de olmamız bize yeter. Başka yollara, hele şeriatı yetersiz görüp, daha da ileri götüreceğini iddia eden yollara asla ihtiyaç yoktur.

İveç: Sıkıntılı yol. Kur’anda iveç yani sıkıntılı yol yoktur. (Bkz.Kehf:1).

Mezhep: Bu da tarik gibidir. Yani İslam’ı anlamada tutulan yol, yöntem, metot demektir. Bugün birçok Müslüman maalesef mezhebin ne demek olduğunu, tabi olduğu mezhebin özelliklerinin ne olduğunu, diğer mezheplerle farkının ne olduğunu bilmedikleri halde sırf “Kur’an ve sünnetten anladığı hükümleri anlatıyor” diye bir Müslümanı mezhepsizlikle suçlayabiliyorlar. Sanki bir mezhep imamının yaptığı içtihat Allah’ın ayeti ya da Peygamber Efendimizin mütevatir yolla gelen bir hadisi şerifiymiş gibi!.. Müslümanların sıratla, diğer saymış olduğumuz yolların farklı manalar taşıdığını, mutlaka anlaması lazım. Yoksa aramızdaki bu ayrılık ve anlaşmazlık kesinlikle sona ermeyecektir. Çünkü bir Müslüman ancak ve ancak Kur’anı kerimden herhangi bir ayeti ya da bize mütevatir yolla ulaşmış bir hadisi şerifi inkâr ederse kâfir olur. Yoksa herhangi bir mezhep imamının ya da herhangi bir tarikat şeyhinin sözlerini, metodunu, yöntemini Kur’an ve sünnete uygun bulmayarak reddetse bunun asla ve kat’a herhangi bir günahı, vebali yoktur.

Sırat-ı müstakiym ile kastedilen yolun, halk arasında yol manasına kullanılan sebil, tarik, ivec, mezhep kavramlarıyla ilgisinin olmadığını yukarıda açıkladık. Şimdi sırat-ı müstakiym ile ilgili manaları gözden geçirelim.

1) Hak olan yol. Yani ölçü olan yol. Başkalarını ölçen, değerlendiren ama kendisi ölçülmeyen yol. Herkes yaptığı işi, konuştuğu sözü bu yolun ölçüsüne vurmalı, hakkın terazisi ile tartmalıdır. Ahiret hayatında herkesin amellerinin değerlendirileceği gerçek ölçüdür bu. Hakkın terazisi ile (mizan) tartıldığında amelleri ağır gelenler kurtulur. Hafif gelenler ise helak olurlar(Bkz.Araf:8-9, Karia:6-9).

Hak olan yol, Kur’anın yoludur(Nisa-105). Sırat-ı müstakiym Allah’ın kitabıdır. Bu kitaptan yüz çevirip ona uymaya yanaşmayanlar, iman ettik deseler bile amelleri onlara bir fayda vermeyecektir. Bu kitaba tabi olan Resul ve Onun ümmetinin, başka başka yollara (sebillere) uyarak fırka fırka olanlarla hiç bir ilişkisi yoktur(En’am:153-159).

2) İslam Milleti: Bizden önce gelip geçmiş bütün Müslümanların yolu. Yani kendini Allah’a teslim etmiş kimselerin yolu(Bakara:130-133, Nisa:115).

3) Çoğulu olmayan tek yol: Yani müstakil, bağımsız yol, her şeyiyle bağımsız, ortaksız, payandasız, kesinlikle taklit etmeyen, ama taklit edilen, başkalarından örnek almayan ama örnek alınan bir yol. İşte biz Müslümanlar böyle bağımsız, müstakil bir yolu istemekteyiz. Peki, ama bu yolun yolcuları olan bizler niçin bağımsız değiliz? Çünkü biz ne yolumuzu tam biliyoruz. Ne de onun üstünde doğru düzgün yürüyoruz. Yolumuzu kaybetmişiz. Önüne gelen bize bir yol, bir metot gösteriyor. Hepsinin sonunda “izm” olan ve bizi cehenneme davet eden saptırıcılar bunlar. Yolunu kaybeden bizler birini bırakıyor, öbürüne sarılıyor ve yıllarımızı heder ediyoruz. “Ey Müslümanlar, işte Allah’ın yolu. İşte sırat-ı müstakiym. Müstakil, bağımsız, üzerinde yürüyenleri dünyada ve ahirette saadete, kurtuluşa ulaştıran mübarek yol. Başka yolları, başkalarının yollarını bırakalım. Allah’ın yoluna dönelim.”

4) Geniş ve işlek yol: Bütün ümmeti içine alacak kadar geniş ve tüm ümmetin üzerinde yürüyebileceği işlek bir yol. Bir de uygulaması yönüyle geniş olan yoldur. Allah’ın yolu o kadar geniş ki bu genişliğin farkına varamayan bazıları bu yolu sadece kendi cemaatlerinin, gruplarının, tarikatlarının yolu sanıyorlar. Bundan daha da garip olanı bu ayeti günde en az kırk kere okuyarak Allah’tan genişlik isteyen Müslümanların daracık yollarda sıkışıp kalmalarıdır. Hâlbuki üzerinde bulundukları yol bütün bir ümmeti içine alabilecek kadar geniş bir yoldur. Bir de hükümleri yönüyle geniş olan yol. Uygulaması yönünden kolaylıklar sağlayan yol. Mesela namaz kılarken, ayakta namaz kılabilen ayakta kılar, kılamayan oturarak veya yatarak kılar. Bu yolun genişliğine ve işlekliğine delildir. İşlek olan yol, sadece istemekle yetinilmeyen, üzerinde hareket edilmesi, salih amel işlenmesi gereken yol. O kadar işlek ki kıyamete kadar bütün problemlere çözüm getiren, asla tıkanmayan, yaşanmaz hale gelmeyen, her çağa, her asra, her topluma damgasını vurabilecek kapasitede bir yoldur. Bir de bütün vasıtaları bünyesinde barındırabilen bir yoldur. Hepsine hükmedebilecek işleklikte olan bir yoldur. Mesela, eğitim, hukuk, ekonomi, siyaset, kısaca dünya ve ahirete ait ne kadar soru varsa hepsine cevap verebilecek bir yoldur.

6) Kıyam halinde olanların yolu: “Ben müslümanım” deyip de yan gelip yatanların, “Ben zayıf ve güçsüzüm. Benim elimden ne gelir?” diyen acizlerin, pısırıkların, tembellerin yolu değil. Âdem as’dan kıyamete kadar hakkı hâkim kılmak için kıyama kalkanların yolu. Bu kıyamı gerçekleştirmek için malını ve canını feda etmeye hazır olanların yolu. Burada bir an durup kendimizi hesaba çekelim; Acaba biz hakkı hakim kılmak için malımızın, emeğimizin, zamanımızın ne kadarını harcıyoruz? Acaba biz bu yolun üzerinde miyiz? Bu yolun üzerinde olan peygamberler, nebiler, şehitler, sıddıklarla beraber olmak için çaba harcıyor muyuz?

7) Kıvam yolu, kıvam halinde olanların yolu: Yani hükümleri insan fıtratına uygun olan yol. İnsanların üzerine yaratıldığı fıtratına uyan, onunla çatışmayan, iç âlemi ile dış âlemi arasında uyum sağlayan, dengeli, pratik yol. Stresi bunalımı olmayan yol. Bugün insanlık alemine baktığımızda sırat-ı  müstakıym de olmayanların her ne kadar maddi imkanlara, rahata ve teknolojiye sahip olsalar da bunalım içinde olduklarını görüyoruz. Cinsel sapmalar, uyuşturucu alışkanlıkları, cinnetler, intiharlar içinde görüyoruz onları. Yapıyoruz derken yıkar görüyoruz onları. Bunun nedeni onların fıtratlarına uygun olan kıvam yolunda olmayışlarıdır. İç âlemleriyle dış âlemleri arasında denge kuramayışlarıdır.

8) Eğrisi büğrüsü olmayan dosdoğru yol: Bir kere girdikten sonra içinde kaybolmayacağımız, girdiğimize pişman olmayacağımız, önümüzü ve ardımızı görebileceğimiz, bizi aldatmayacak, sonunda umduğumuz yere bizi ulaştırabilecek yol. İnsanların kendi yanlarından koydukları kanunlara baktığımız zaman; zamanın, zeminin ve ihtiyaçların değişmesiyle sürekli değiştirildiğini görüyoruz. Mesela, adam öldürmenin cezası dün idam iken bugün 15 sene hapistir. Düne kadar yüz kızartıcı suç olarak görülen zina, bugün suç olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Bir de insanlar deney ve gözlemlerine dayanarak bilgiye ulaştıkları için, bugün doğru dediğine yarın yanlış diyor. Mesela, daha dün “Çocuğunuza mama yedirin” diyenler, bugün “Aman anne sütünden vazgeçmeyin” diyorlar. Bu kararların sürekli değişmesinin nedeni istikametin olmayışıdır. Ama Allah’ın yoluna baktığımızda “Allah’ın sünnetinde (kanunlarında) bir değişme” göremiyoruz (Enam-115) Hayatımızı düzenleme noktasında hangi ayetine bakarsak bakalım onun kıyamete kadar değişmez, sabit ve istikrarlı olduğunu, istikamet üzere olduğunu görüyoruz. Mesela namazın 5 vakit oluşu, zekâtın 1/40 verilişi, aile hayatının düzenlenişi, had cezaları… Gibi.

9) Müstahkem Yol: Yani sağlamlaştırılmış yol. Tahrif edilemeyen, hükümleri Rabbimiz tarafından korumaya alınmış yol. Bildiğiniz gibi daha önceki kitaplar ve peygamberlerin sünnetleri Allah’ın bir hikmeti gereği koruma altına alınmamış ve müntesipleri tarafından zamanla bozulmuş, tanınmaz hale getirilmiştir. Şimdi de aynı yolu izleyip bozmaya çalışanlar var. Ancak Rabbimiz, “Bu dinin bozulmasına asla izin vermeyeceğini” taahhüt etmiştir. Bu müstahkem yolu takip ederek, başkalarının yollarına sapmayanlar başarıya ulaşırlar. Bunun aksini yapanlar sonuçta çıkmaz yollarda tıkanır kalırlar. Tıpkı bugün olduğu gibi.

İşte bu manaların tümüne birden iman eden bir insan; İslam’ın bütün emirlerini hiç şüpheye düşmeden, tereddüt ve pazarlık etmeden uygulayabilir. Bizim Allah’tan istediğimiz böyle bir yol, böyle bir dindir. Kısaca söylersek, şu dünya hayatında yaptığımız her işin doğru yolunu, bizi cennete ulaştıracak olan yolun bilgisini istiyoruz Rabbimizden.

“Kendilerine nimetlerini ihsan ettiklerinin yoluna.”

Nimetin ne olduğunu yine Rabbimizin kitabından öğreniyoruz. Orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Her kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”(Nisa:69).

Rabbimiz burada nimet verdiklerini tanıttıktan sonra “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, onlarla beraber olacağını” beyan ediyor. Peki, biz daha önce ölmüş olan bir nebi, sıddık, şehit ve salih olan bir insanla nasıl beraber olabiliriz? İşte burada birçok Müslüman hataya düşmüş. Hem de Tövbe süresi:119. ayetini okuyarak. Rabbimiz bu ayette şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla (sadıklarla) beraber olun.” Bu beraberliğin nerede ve nasıl olacağını Rabbimiz Nisa 69’da gayet güzel açıklamış olduğu halde insanlar bu kişilere rabıta yaparak beraber olmağa kalkmışlardır. Hâlbuki onlarla beraber olmanın yolu, tavır ve hareketlerimizle, dünyaya bakışımız ve amellerimizle olacaktır. Bunun manası; “Onların gittiği yoldan ve aynı gaye için gidersek sonunda ahiret âleminde onlarla beraber olacağız” demektir.

Şimdi kendilerine nimet ihsan edilmiş bu kimseleri tanıyalım. Tanıyalım ki o nimete biz de sahip olabilelim…

1) Nebiler: Rabbimiz kitabında birçok peygamberin hayatını bildiriyor bize. Her birinin değişik mücadelesini tanıtıyor ki bizler hangi peygamberin konumunda isek, Onu örnek alarak onunla beraber olabilelim. Mesela davet konusunda Nuh as’ı, kadın konusunda Yusuf as’ı, zenginlik de Davut ve Süleyman as’ı, fakirlikte İsa ve Yahya as’ı, sabırda Eyyub as’ı, şirk ve müşriklere karşı İbrahim as’ı örnek alabilirsek, Rabbimiz onlara vermiş olduğu nimetlerini, rahmet ve yardımını, bize de ihsan edecek, böylece biz de dünyada onların yoluyla (sünnetiyle), ahiret âleminde de kendileriyle beraber olacağız.

2) Sıddıklar: Dinin bütün emir ve yasaklarını, kitabın tamamını hiç şüphe etmeksizin kalpleri ve amelleriyle tasdik eden insanlar. Hz. Ebubekir nasıl peygamberin sağlığında Ona destek olmuş, arkadaş olmuş ise, bugün bizler de peygamberin sünnetine destek ve onunla arkadaş olmalıyız.

3) Şehitler: Hakkın yolunda mallarını ve canlarını feda ederek Allah’ın nimetlerini yakinen görüp onlara şahit olanlar. Zillet içinde başkalarının kulu olarak yaşamayı reddedip, izzet içinde ve Allah’ın kulu olarak ölmeyi tercih edenler.

4) Salihler: Halini, durumunu, Allah’ın emrine göre düzelten ve başkalarını da düzeltmeye uğraşanlar. Kendilerini Kur’ana uydurmaya çalışanlar.

İşte Rabbimizden bunların yolunu bize göstermesini istiyoruz. Yani bunların hayatlarını, kulluk anlayışlarını, hayata bakışlarını ve düşmanlarla olan mücadelelerini bize bildirmesini istiyoruz. Ancak bu istememiz, sadece bilgi sahibi olmak için değil, bilakis onlar gibi yapmak içindir. Şimdi her bir Müslüman kendi hayatına baksın. Eğer şu anlatılanlar insanların hayatına uyuyorsa, Fatiha’yı okurken doğru söyleyenlerden, sadıklardandır.

“Gazabına uğrayanların ve dalalette kalanların yoluna değil.”

Burada gazaba uğrayanlar, genel olarak bütün kâfirlerdir. Allah’ın dinini inkâr eden, gizleyen, hafife alan, onu bildiği halde uygulamayanlardır. Bir başka deyişle yolu sorup öğrendiği halde o yolda gitmeyip de başka yollar icat edip, Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan başka yollara sürükleyenlerdir. Bunlar, özel olarak Yahudiler ve Yahudilere benzeyenlerdir(Bkz.Bakara:61 ve diğer ayetler).

Yahudilerin en belirgin özellikleri: Allah’ın emirlerini okudukları, öğrendikleri halde sırf yaşadıkları hayat standartlarını değiştirmek istemedikleri için, Allah’ın dinini yürürlükten kaldırmaları veya tahrif etmeye çalışmalarıdır. Mesela, faizi, fuhşu, kumarı, kadın erkek birlikteliğini, nefislerine hoş gelen şeyleri terk etmek istemedikleri için uygulamamışlar ve Allah’ın gazabına uğramışlardır. Biz de Allah’ın gazabına uğramak istemiyorsak, Allah’ın dinini ana kaynağından yani Allah’ın kitabından ve peygamberinin sünnetinden öğreneceğiz ve bu zamana kadar ki bildiklerimize ya da hayat tarzımıza uysa da uymasa da mutlaka yaşantımızı dinimize göre düzelteceğiz. Bilip de yapmayan Yahudiler gibi olmayacağız.

Dalalette kalanlar: Maide suresi 77. Ayette anlatılan; “Ey kitap ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan sapmış bir milletin keyiflerine uymayın” hitabıyla muhatap olan Hıristiyanlardır.

“Ve sonra onların ardından öteki elçilerimizi gönderdik ve zaman içinde arkalarından kendisine İncil verdiğimiz Meryem oğlu İsa’yı gönderdik; Ona sadık bir şekilde uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanca riyazete gelince, Biz bunu emretmedik: Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama sonra ona, her zaman gerektiği gibi uymadılar. Böylece Biz, gerçekten iman etmiş olanlara karşılığını verdik, ama onların çoğu yoldan çıkmışlardı.”(Hadid:27).

Hıristiyanların niçin dalalette kaldıklarına gelince, bunun nedenleri;

  1. Okumadan, öğrenmeden, ilimsiz olarak amel işlemeye yönelmeleri,
  2. Dinlerini yalnızca Yahudilere muhalefet üzerine bina etmeleri,
  3. Nefislerinin her isteğine karşı çıkıp bunun zıddını yapmalarıdır.

Şimdi bunları bir bütün olarak özetlersek; “İlim öğrenmenin çok zaman alacağını, hâlbuki Allah için olduktan sonra yani niyetin doğruysa yanlışların zararı olmaz, önemli olan yapmaktır” dediler. “Sen namazını kıl da nasıl kılarsan kıl. Bizim bildiğimiz nice âlimler var ama bunlar zahir ilmin âlimleridir. Sanki bildiklerinin hepsiyle amel mi ediyorlar” dediler. “Zaten Yahudiler çok okudular, öğrendiler de bu yüzden saptılar. Bu ilimleri herkes okuyamaz, öğrenemez. Okuyup, öğrenmeye kalkarsa karışıklık çıkar. Herkes şaşırıp kalır” dediler. Bir de “Mademki Yahudiler gazaba uğradılar. Öyleyse onlar ne yaptılarsa biz onların yaptıklarının zıddını yapalım” dediler. Bu çok yanlış bir anlayıştı ve bunun zararını da gördüler. Mesela, Yahudiler peygamberlere hiç değer vermediler. Bunu gören Hıristiyanlar ise “Aman dikkat edin! Yahudiler hep bu yüzden gazaba uğradılar. O halde biz peygamber diyelim, başka bir şey demeyelim” dediler ve peygamberlerini ilahlaştırdılar. Hâlbuki bu insanlar peygamberlerinin konumunun ne olup ne olmadığını Allah’ın kitabından öğrenip, ona göre davranmalıydılar.

Bugünde bazı Müslümanlar maalesef aynı hataya düşüyorlar. Bir farkla ki Hıristiyanlar peygamberlerini açıkça ilah ilan ettiler. Müslümanlar ise yalnızca Allah’a ait olan bazı sıfatları peygamberimize de isnat etmek suretiyle dalalete düşüyorlar. Mesela, yalnızca Allah ölümsüz iken, yalnızca Allah ğaybı bilirken, bağışlama ve azab etmede yalnızca Allah yetki sahibi iken, bütün bu konularda peygamberi de ortak ilan ediyorlar. Peygamberin de ölümsüz olduğunu, direkt olmasa bile, dolaylı olarak, yani ruhaniyetinin dünyaya gelip gittiğini, bazı mürşitlere, bazı ümmilere ders verdiği, bazı insanları ders vermesi için görevlendirdiği, bazı insanları bir yerlere tayin ettiği, hatta bazı üstatlara kitap yazdırdığı gibi nice saçmalıklar uydurmak suretiyle peygamber as’ı da ilahlaştırma yoluna gitmişlerdir. Tabi ki bütün bunları iyi niyetle “Peygambere hürmet olsun, onun yüceliği anlaşılsın” diye yapıyorlar. Fakat Hıristiyanlarda aynı mantıkla hataya düşmediler mi?

Kur’anı kerimi okuyan, hem de her gün yatmadan önce Bakara:285. Ayetini okuyan Müslümanlar, orada geçen “Biz Allah’ın peygamberlerinin hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz” sözünü tekrar tekrar düşünmelidirler. Eğer bu ayete iman ediyorlarsa “Hz. Muhammed as’dan önce de nice peygamberler gelip geçtiğine, Onların hepsinin ölüp, dünya ile ilişkilerinin kalmadığına” iman etmelidirler(Ali imran:144). Sonuç olarak diğer elçiler gibi Hz. Muhammed (sav) de ölmüş ve bu dünya ile ne cismani ne de ruhani hiç bir ilişkisi kalmamıştır. Ona Allah’ın istediği gibi uymak isteyenler. Haydi, sahih kaynaklardan efendimizin hayatını öğrenmeye. Vesselam!…

Sözümüzü Allah’ın kelamıyla bağlayalım: “Siz ey imana ermiş olanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve Onun elçisine inanın ki O size rahmetinden iki kat versin ve sizin için (aydınlığında) yürüyeceğiniz bir ışık yaksın ve (geçmiş günahlarınızı) bağışlasın: çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.”(Hadid:28).

ÖLMEDEN ÖNCEKİ SON NAMAZ VE ”KUNUT”

ÖLMEDEN ÖNCEKİ SON NAMAZ VE ”KUNUT”

Yazgılar.jpg

 

Bu dualar iki bölümden oluşur. Birincisi o gün akşama kadar yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın hesabını vermektir ki böylece kıyamette vereceğimiz hesabın denemesini yapıp ona alışmak, hesabın ne kadar zor olduğunu ve yalnız başımıza verceğimizi idrak ederiz. İkinci bölümde ise yarınki yapacağımız işlerin nelerden ibaret olduğunu beyan ve taahhüt ederiz. Bundan dolayı “Fatiha” suresinde okuduğumuzun aksine burada kulluktan önce yardım istiyoruz. Çünkü Rabbimizin huzuruna hesap vermek üzere çıkmış bulunuyoruz. Duaların önemi hakkında İmam Şatıbi şöyle diyor: “müslümanlar ya bu duaları okumasınlar ya da okumuş oldukları bu duaların manasını anlayıp ona göre hayatlarına bir çeki düzen versinler. Çünkü bu duaları okumasalar sehiv secdesi yaparak namazı tamamlayabilirler, ama bu duaları okudukları halde yaşantılarında bir değişme bir tekamül olmaz ise Allah katında yalancılardan yazılırlar. “Tabi imam burada “Aman müslümanlar manasını bilmiyorsanız bu du­aları okumaktan vazgeçin “demiyor. Bilakis “Bu duaların ma­nasını güzelce öğrenin ve ona göre yapacağınızı yapın” diyor zaten doğru olanı da budur. Hatta sahebelerden bazılarının bu iki duayı Kur’an-ı Kerim’den iki sure saydıkları bile rivayet edilmektedir. Yani bu dualar herhangi bir insanın, şeyhin, ali­min bir araya getirdiği virdleri değil, Allah Rasûlü Muhammed as’ın diliyle Kur’an-ı Kerim’in içeriğinden seçilmiş dualardır. Bunları bilerek okumaya, okuduklarımızı doğru bir şekilde an­lamaya, anladığımız doğrularla hayatımız boyunca salih ameller işlemeğe çalışalım Rabbimiz cümlemizin yardımcısı olsun.

 

DUALAR.jpg

 

ALLAHÜMME  İNNA  NESTAIYNÜKE:   Allahım   mu­hakkak biz senden yardım isteriz. Allahümme dediğimizde sonuna   gelen   mim   harfine   cemiy   mimi   deniyor   yani Kur’an’da belirtilen tüm güzel sıfatları kendinde toplayan Allahım demektir. Yani Rahman, Rahim, Fettah, Alim olan diye ayrl ayrı saymadan “Allahümme” dediğimiz zaman bunların hepsini söylemiş oluyoruz. Peki Allah’dan niçin, hangi konuda yardım istiyoruz? Genel olarak her konuda, özel olarak o günün hesabını verebilmek için. İşte o anda kimin  huzurunda olduğumuzu,  şayet hesabı  yüzümüzün akıyla veremez isek hangi çetin azaba uğratılacağmızın azıcık farkında olursak, tabii ki bizi bir hüzün, bir tedirginlik alacaktır, buna karşılık hesabımızı yüz  akıyla verebilrsek nasıl bir mükafat, bir cennet  versin. “İşte biz bu emirleri tutar da her birimiz yaptığımız meşru işlerin arkasından istiğfar edersek Rabbimiz de bize olan vaadini yerine getirip, bizi hem bu dünyada hem de ahi-rette huzur ve saadet içinde bulunduracaktır.

 

VE NESTEHDİYK :”Ve sana yöneliriz, senden hidayet dileriz. “Yani istediğimiz yardım, istiğfar başka konularda değil senin rızanı kazandıracak ameller işlemek konusundadır. Ondan dolayıdır ki ancak meşru işlerin arkasından istiğfar edilir. İnsanlar vardır ki dünya hayatında, daha fazla günah işleyemediği için Allah’a istiğfar eder. Ve bu konuda Allah’dan yardım ister. Nasıl mı? Bu gün daha fazla faiz yiyemediği için yarın da aynı fırsatların kendisine verilmesini o zaman daha fazla faiz yiyebileceğini istemekle, bu günkü planlarıyla, programlarıyla kadınları ya da erkekleri yeteri kadar baştan çıkaramadıysa, kendisine bir fırsat daha verilmesini o zaman daha değişik yollarla mutlaka bu müs-lümanlartn ahlakını bozabileceğini düşünen, bu uğurda her hangi bir faaliyetin içinde olmakla, günah işleyebilmek için Allah’a istiğfar etmiş yani yardım istemiş olur. Kazanacağımızı düşününce o zaman da başka hiç bir şekilde duyamayacağımız bir sevinç du­yacağız. Yani korkuyla ümidi dengede tutabileceğiz. Şayet bunları   hiç   düşünmeden,   yalnızca   harfleri   tam   mah­reçlerinden çıkarmaya, tecvid kaidelerine uymağa,, bir de uzatmaya kısaltmaya uğraşırsak duaların asıl hedefinden uzaklaşmış oluruz. Üzülerek söyleyelim ki günümüzde okun­masına verilen önemin onda biri bile manasının doğru an­laşılmasına verilmiyor. Hatta bu konuda yazılmış ya da türk-çeye çeyrilmiş müstakil eserler bile bulunmamaktadır. Biz müslümanların   namazlarda   okuduğumuz   duaların   ma-’ nalarınm da geniş bir şekilde ele alınarak bu konuda eserler vermesini bekliyor, buna bir başlangıç olur düşüncesiyle bu mütevazi çalışmayı yapıyoruz

 

VE NU’MINU BIKE : “Ve sana iman ederiz. (Sana iti-mad eder, güveniriz)”. Buradaki “Sana iman ederiz’in anlamı, “Senin varlığına iman ederiz” demek değildir. Çünkü Allah’ın varlığına, Hanlığına iman etmeyen bir insanın, namaz kılması, O’na dua etmesi zaten düşünülemez. Mekke’li müşrikler bile

bir İlahın varlığına iman ediyorlar, bu imanlarının gereği ola­rak da kabeyi tavaf ettiklerine inanıyorlardı(Enfal suresi 35). Onların müşrik olmasının sebebi Allah’ı inkar etmeleri değil, bilakis Allah ile birlikte başkalarına da kulluk etmeleri ve Allah’a O’nun istediği şekilde kulluktan kaçınmalarıydı. Bunu anladığımıza göre, burada geçen “Sana iman ederiz”den maksat “Sana kesinlikle güveniriz, bize yol göstermek için verceğin her türlü kararın doğru olacağına seksiz, şüphesiz inanıyoruz” demektir. Biz böyle söyleyince tabiidir ki Rabbimiz bize bazı tavsiyelerde bulunacaktır. İşte bu tavsiyelerin neler olduğunu bizler Rabbimizle rüyada konuşup ya da Peygamber Efendimiz(as)’ın mescidine gidip oralardan ma­nevi yollarla öğrenmeye kalkmayacağız. Çünkü Rabbimiz bütün tavsiye, emir ve yasaklarını yani tüm hidayetini Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimiz (as)’ın sünnetinde açıklamıştır. Ve bu din böylece tamamlanmış olup vahiy kapısı tamamen kapanmıştır. İlim öğrenmek iseteyen her bir insan kitaba ve sünnete müracaat etmek zorundadır. Bunun dışında biraz önce sayılan yollarla veya daha değişik usullerle ilim öğrenmeğe kalkanlar, öğrendiğini iddia edenler kesinlikle Allah’ın kanunlarına karşı gelmiş, Allah’ın kitabında bulunan ayetlerine güvenememiş olur ki bu gerçekten büyük bir küstahlıktır. Biz vitir namazında Rabbimize verdiğimiz sözümüzü tutuyor ve diyoruz ki:

 

VE NÜ’MİNÜ BİKE : “Ve sana, senin indirdiğin kitaba, senin görevlendirdiğin elçine imanımız, itimadımız sonsuzdur. Senin kitabındaki ayetleri, Rasülünün sünnetini yetersiz görüp onlardan başka veliler edinmeyeceğimizi beyan ve taahhüt ederiz.”

 

VE NETÜBÜ İLEYKE : ‘Ve sana tevbe ederiz, sana yöneliriz. “ Tevbe her iki mana da kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bunun örnekleri vardır. Sad:17. Davud (as)’ın “evvab” olduğundan yani “devamlı tevbe edici” olduğundan haber veriliyor. Buradaki tevbe günah işleyip te arkasından duyulan pişmanlık değil, bilakis her an her şeyden kesilip Allah’a yönelmektir. Biz burada her iki manayı birden kast ediyoruz. Hem daha önce işlemiş olduğumuz günahlardan pişman olduğumuzu, Allah’a danışarak yapmamız gerekirken başkalarına danışarak yaptığımız işlerden dolayı tevbe ediyoruz. Hem de diğer bütün gaye ve maksatlardan kesilerek yapacağımız her şeyi yalnız Allah’a Onun rızasına yö­neleceğimizi beyan ediyoruz. Bakalım acaba o gün akşama kadar yaptıklarımız gerçekten Allah-’ın rızasına uygun mu değil mi? Bir de tevbemizi yalnız Allah’a sunacağımızı beyan ediyoruz. İslam dinine göre tevbe edecek olan bir insanın ke­sinlikle bir başkasından tevbe alması diye bir olay yoktur. Bu günkü “tasavvuf” yolunun yolcuları arasında her ne kadar yaygın olarak böyle bir düşünce var ise de bu katiyetle islâmi değildir. İslamda tevbe edecek olan insana gerek yönelme manasında olsun ki bunun en açık delili islamda nafile ibadetlerin gizli olarak ve ferdi olarak yapılmasının emredilmiş olmasıdır. Gerekse günahlardan pişmanlık manasında olsun kesinlikle bir başkasının şahitliğine ya da başkasının elini almağa filan hiçmi hiç ihtiyacı yoktur. Bu tür inanışlar islamdan önceki cahiliye devrinin hurafi dinlerinde vardır.

 

VE NE TEVEKKELİ ALEYKE: “Ve sana tevekkül edi­yoruz. Seni vekil kıldık, sana kesin olarak güveniyoruz.”

Allah’ı vekil kılmak iki türlü olur. Birincisi her hangi bir işe başlamadan önce yapacağımız iş konusunda vekil kıl­maktır ki bunu avukat tutmaya benzetebiliriz. Ancak Âllah’dan gayrı hiç kimseye kayıtsız şartsız yani azletme imkanı olmaksızın vekalet vermek kesinlikle Allah’a şirk koşmak olduğundan dolayı haramdır. Âllah’dan gayrı hiç kimseye ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi teslim olunmaz. Yani “Ben sana soru sormayacağım, karışmayacağım, sen neyi kesersen ben onu yerim” demek kesinlikle yoktur. Çünkü burada bir tevekkül yani vekil kılma var. Mesela bir insan günde hangi ayetleri, hangi duaları kaç defa okuyacağını başkalarına bırakır da “Efendim siz kaç defa derseniz, ben ona göre okuyacağım” dese o efendisini vekil kılmış yani Ona tevekkül etmiş olur ki bu kesinlikle haramdır. Bizim bir başka yanlış tevekkül anlayışımız da şöyledir. Bir işi yapmak için tevekkülden önce kendi kendimize uğraşır, didiniriz de şayet beceremezsek “Hasbün Allah’ü ve niğmel vekil- Allah’a da­yandım, O ne güzel vekildir” deriz.

Bu çok yanlış bir tevekkül anlayışıdır. Örneğin bir tüccar düşünelim bir müşterisinde alacağı var her türlü tahsil yol­larını denediği halde alacağını alamayınca “Ben bu işi Allah’a havale ettim. O’nu vekil kıldım” diyor. Halbuki bu tüccar malını satmadan Allah’ı vekil kılmalıydı ki Allah ona malını nasıl satması alacağını nasıl tahsil etmesi gerektiğini öğretsin. Yine günümüzde alacağını tahsil edemeyen bazı müslümanların “mafya” ile iş birliği yaparak alacaklarını tahsil etme yoluna gitmeleri kesinlikle islami bir tavır değildir. Kısaca biz hep işin sonuda değil hem işin başında hem de sonunda Allah’a tevekkül edeceğiz. İşin sonundaki tevekküle de bir misal verelim: Duanın buraya kadar olan bölümünde gerçekten doğru ve ihlaslıysak Rabbimizden istediğimiz her şeyi bize vereceğinden asla şüphe etmeyip tamamen te­vekkül edip güvenmektir. Bu tevekkül, bu güven o kadar önemlidir ki insanı ne dünya da ne de ahirette Allah’dan başkasına muhtaç etmez. Ancak tevekkülü olmayan insanlar bazı aracılar bazı şefaatçiler peşinde koşarlar. Vallahi insanın ya kendisine güveni yoktur vasıta, torpil bulmağa çalışır. Ya da karşısındakine güveni yoktur. Ondan dolayı torpil bulmağa çalışır. Mesela adaletsizliğin yaygın olduğu günümüzde iş bulmak isteyen bir insan mesleği, yapacağı işi konusunda kendisine güvenemiyorsa işe girmek için mutlaka bir torpil, aracı, vasıta bulmak zorundadır. Zıddını düşünelim ki bir işçi kendisine, mesleğine, işçiliğine yüzde yüz gü­veniyor ancak adaletsiz bir düzen olduğundan dolayı karşı tarafa güvenemediği için yine önceki misalde olduğu gibi bir aracı, bir vasıta yani bir şefaatçi bulmak zorundadır. Öyleyse dünyada kendilerine şefaatçiler bulmaya çalışanların ya ken­dilerine dolayısıyla iman ve amellerine ya da alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, din gününün tek Mâlik’i olan Allah’a güvenleri yok demektir. Rabbimiz bizleri o durumlara düşürmesin. Biz namaz kılan ve bu duayı okuyan mü’minler olarak Rabbimize güvenimiz tam olduğundan dolayı, yani Rabbimizin kimseyi hatır için cennetine ya da cehennemine koymayacağını bildiğimizden dolayı bu tür yollara sapmıyoruz.

 

 

VE NÜSNİ ALEYKEL HAYRA KÜLLEHÜ: “Ve seni bütün hayırlarla överiz, bütün hayırları senden biliriz”diyoruz. Yani;” Rabbimizden gelen her şeyin bizim hayrımıza ol­duğuna şüphesiz iman ederiz.” Bizim yaptığımız amellerle cennetin satın alınamayacağını, ancak Rabbimizin bizim işlediğimiz eksik, zayıf amellere karşılığından kat kat fazla sevap vermek suretiyle cennetini ihsan ettiğinide biliyoruz. Böyle bir inançla Allah’ı sena etmiş yani hayırla övmüş oluruz. Aksi halde “Fecr”suresinde olduğu gibi” Biz bunları hak etmeseydik Allah da vermezdi” dersek işte o zaman Allah’ı değil kendimizi sena etmiş övmüş oluruz. Ancak başımıza herhangi bir musibet isabet edince bunun ya bir imtihan ya işlemiş olduğumuz bazı kötü ameller yüzünden ceza veya keffaret maksadıyla olduğunu idrak ederiz. Kesinlikle bunun Allah’dan gelen bir zulüm olmadığını bilerek Rabbimizi sena etemeye , övmeye devam ederiz.

 

NEŞKÜRUKE VE LA NEKFÜRUK : “Sana, senin ni­metlerine şükrederiz, sana, senin nimetlerine karşı nankörlük etmeyiz.”

Şükür; nimetin kimdengeldiğini ilan etmek, iyilik ya­pana karşılık vermek gibi manalara gelir. Birinci manaya göre her türlü nimetin Allah’dan geldiğini tüm aleme ilan etmemiz gerekiyor. Peki bunu nasıl yapacağız? Mesela herhangi bir eşyayı satacak olanların yaptığı gibi ilan kağıtları bastırıp her yerlere dağıtarak mı? Yaptırdığımız binaların kapılarına, satın aldığımız milyarlık otomobillerin arka camlarına, tarlaların girişine “Mülk Allah’ındır” yazarak mı? Tabi ki hayır. Bunlar yeterli değildir. Aslolan O nimetleri verenin razı olacağı yerlerde, razı olacağı şekilde kullanmaktır. Hepimiz Rabbimizin verdiği nimetlere karşı şükür vazifemizi yerine getirip getirmediğimize bakalım. İkinci manaya göre biz Rabbimize nasıl bir karşılık vereceğiz? Haşa Rabbimizin buna ihtiyacı mı var. Kesinlikle Allah’ın böyle şeylere ihtiyacı yoktur. O halde madem ki Allah bize nimet veriyor, yol gös­teriyor biz de ihtiyacı olan diğer insanlara yardım etmek, yol göstermek suretiyle şükür vazifemizi yerine getiririz. Ayrıca Allah’ın bize vermiş olduğu iman, Kur’an, Peygamber, sıhhat, evlat gibi nimetlere karşı kör ve sağır kesilmeyip tüm bu nimetleri veriliş gayesine uygun olarak kullanırız. Ve şükür vazifemizi yerine getiririz. Bu gün müslümanların en çok nankörlük yaptıkları nimetler iman, Kur’an ve Peygamberimizdir. Çünkü imanın şükrü amel, Kur’an’ın şükrü Onu güzelce okumak, manasını doğru bir şekilde anlamağa çalışmak ve hükümlerini tüm hayatımıza hakim kılmaktır. Allah’ın meşru kıldığı bir sebep olmaksızın her kim bunları yapmaz ise hatta yapmakta geç kalır, tembel davranırsa o insan Allah’a O’nun nimetlerine karşı küfretmiş, nankörlük etmiş olur. biz

NEŞKÜRUKE VE LA NEKFÜRUK” diyerek şük-redenlerden olup asla küfredenlerden olamayacağımızı beyan ve taahhüt ediyoruz.

VE NEHLAU VE NETRÜKU MEN YEFCÜRÜK: Ve İslâm kaynaklı olmayan, islâmın onaylamadığı ne kadar kişi, kurum, kuruluş, adet, gelenek, huy, ahlak, ideoloji gibi şeyler var ise onları “hal” ederiz. Yani alaşağı ederiz. Hayatımızdan, evimizden, çevremizden söker, sürer çıkarırız. Şimdi her müslüman, hatta sadece vitir namazını kılıp bu duayı okuyan müslümanlar acaba gerçekten Allah’a verdikleri bu sözü tutarak kalplerinde olan cürük(çürük) fikirleri, duyguları evlerinde bulunan çürükleri hal edip söküp ata-bildildiler mi? Şayet söküp atmaya gücümüz yetmeyen çürükler varsa çevremizde o zamanda biz onları terk edeceğiz. Rabbimize bu sözü verdik. Küfür, şirk, nifak, kaynaklı ne varsa onları yıkacağız, yok edeceğiz. Ancak yıkamayacağımız, söküp atamayacağımız çürükler karşımıza çıkabilir. İşte o zaman biz o çürüklerin içine dalmayıp bilakis onları terk ede­ceğimizi beyan ettik. Bunları yapmadan da zaten

 

zor_sikinti_dua2

“ALLAHÜMME İYYA’KE NAĞBÜDÜ “ Diyemeyiz, desek de herhangi bir mana ifade etmez.

Duanın birinci bölümü genel olarak eksiklerimizi ta­mamlamak ve çürükleri atıp temizleme konusuna yönelik idi. İkinci bölüm ise boşalttığımız, temizlediğimiz kalbimizi, kafamızı nelerle dolduracağımızı ifade etmeye yöneliktir. Çünkü hayat boşluk tanımadığı gibi insanın kafası ve kalbide boşluk

kabul etmez, işte biz kafamızı ve kalbimizi küfürden, şirkten, nifaktan, isyandan, kibirden ve tüm islâm dışı duygu ve dü­şüncelerden boşalttıktan sonra sahih bir iman’a ve salih amellere yönelerek Rabbimizin rızasını, hoşnudluğunu dol­duruyoruz.

 

İlk sözümüz

“ALLAHÜMME İYYAKE NAĞBÜDÜ : Allahım ancak sana kulluk ederiz. Başkalarına değil. “Burada kulluk deyince ne anlıyoruz? Kullukla kölelik aynı şeyler midir? Şeriat di­linde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır(Bu tarif için bakınız, Elmalı tefsir c.1, s.102). Demek ki kulluk severek, isteyerek, karşılığında sevap umarak ve bilinçli olarak yapılan itaattir. Kölelik ise sevse de sevmese de; istese de istemese de başka seçeneği olmadığından dolayı yapılan itaatlerdir. Tıpkı islâmın ilk dönemlerinde Hz. Bilal’in ve diğer kölelerin sahiplerine karşı yaptıkları gibi. Bu manada baktığımız zaman dünyada bazı insanlar Allah’a kulluk yaparken başkalarına (şeytana, tağutlara…) kölelik yapabiliyorlar. Diğer bazı insanlarda bunun zıddını yapıyorlar. Yani bir insanın yaptığı her türlü itaat kulluk, ibadet değildir. Yine Allah’a kulluk demek, kayıtsız şartsız, pazarlıksız itaat de­mektir. Burada kuralları ancak Allah belirler. İnsanların namaz kılarken nasıl kılacaklarını, nasıl örtüneceklerini ken­dilerinin belirleme hakkı olmadığı gibi kimlere nasıl itaat ede­ceklerini belirleme hakkıda kesinlikle yoktur. İtaat konusunda toplumda iki yanlış anlayış var ki mutlak olarak düzeltilmelidir.  Bunlardan birincisi, insanların başlarında bulunan emir sahiplerine Allah’a itaat edercesine kayıtsız şartsız, meşru mu değil mi demeden madem ki başımızdaki emir sahipleri böyle istiyor o halde yerine getirmeliyiz diyerek körü körüne yapılan itaattir. İkincisine gelince başlarında bulunan emir sahiplerinin verdiği emirler meşru, yani şeriat tarafından yasak kılınmamış olsa bile sadece o anda hoşuna gitmediğinden dolayı bu konuda bir ayet ya da hadis is­temesidir. Bunların ikisi de yanlıştır. Önce emir sahipleri yani “u/ü/ emr” yani emir sahibidir. Rabbimiz bunlara itaati “Siz­den olanlar” kaydıyla sınırlamıştır. Bunlarla aramızda an­laşmazlık çıkarsa bunu çözmek için Kur’an ve sünnete baş vurmamızı bize emretmek suretiyle bizden olan emir sahiplerine itaat etmemizi farz kılmıştır. Peygamber efendimiz de (as) bu konuda bir çok hadisi şeriflerinde bize başımızdaki emir sahipleri “başı kuru üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle bile olsa ona itaat etmemizi emrederek bizim için bu itaati sünnet kılmıştır. (Buhârî, Cuma ve Ahkâm Bahsi). Ayrıca sizden iki kişi yola çıksa yani herhangi bir işe kalkışsa ortaklık, evlilik, seyahat, eğitim gibi mutlaka biriniz “imam” olsun diyerek emir sahiplerinin yalnızca müs-lümanların başında bulunan halifeler, devlet başkanları olmayıp bilakis bir yerde iki kişi bile olsa bunlardan birinin “Ulül emr” yani Emir sahibi” olduğunu açıkça beyan etmiştir. Şimdi itaat ve kulluk anlayışımızı yeniden gözden geçirelim.Unutmayalım ki bizden olan emir sahiplerinin kur’an ve sünnete zıt olmayan herhangi bir emrine itaat etmek hem farz hemde sünnettir. Bunlardan birine “hoşumuza gitmiyor” ya da “ben Allah tan başka kimseye itaat etmem” diyerek isyan etmek ise Allah’a ve Onun sevgili rasulüne isyan ederek haram işlemektir. Çünkü bu itaati Allah ve rasulü em-retmiştir. Böyle bir itaat asla emir sahiplerine kulluk ma-1 nasjna gelmez. Bilakis Allah’ın ve rasulünün emrine uyarak bizden olan emir sahiplerine hoşumuza gitse de gitmese de itaat etmemiz Allah’a ibadet olacak ve bize sevap kazandıracaktır.   Sözün kısası Allah’tan başkalarına körü körüne itaat etmek ne kadar tehlikeli ise, bizden olan emir sahiplerinin meşru emirlerine itaat etmemek de en az o kadar tehlikelidir. Allah’ tan başkalarına kulluk edenler, bu kulluklarının karşılığında onlardan bir karşılık bekler. Sihirbazlar Firavuna itaatlerinin karşılığını: “Eğer Musa’yı yenersek bize karşılığında ne var?” diyerek istiyorlardı. Firavun ise on-lara:”Sizler bana yakın kılınanlardan olacaksınırz”diye karşılık veriyordu(Araf suresi:113-114) Aslında Firavunların, Nem­rutların ve diğer tağutların insanlar üzerinde hiç bir zorlayıcı güçleri yoktur. Onlar kendilerine kulluğa alıştırdıkları in­sanların omuzlarında yükselerek zulüm düzenini kurarlar. “Onların hiç bir gücü yoktur. Ama yardım görürler umuduyla, onları Allah’tan başka ilah edinenler onların hazır askerleridir.” Güçlerini ve kuvvetlerini kendilerine kulluk eden-, lerden alırlar (Bkz. Yasin:74-75 ayetler).

Ama Rabbimiz bize ne verdiyse zaten karşılıksız olarak vermiş. Öyleyse bizim ona karşı kulluğumuz da karşılıksız ol­malı. Menfaate ve bir takım çıkar hesaplarına bağlı olmamalı. Dini sadece Allah’a has kılarak ona ibadet etmeliyiz(Rum su­resini). Başkalarına itaatimiz ise daha önce de söylediğimiz gibi bir takım şartlara bağlıdır. Ki Allah’a ve Rasulüne isyan olmamalı.

 

ALLAHÜMME İYYAKE NAGBÜDÜ: Sana ancak kulluk ederiz. İlk bakışta bu cümlenin baskı hatası olduğunu dü­şünebilirsiniz. Fakat bu bir baskı hatası değildir. Önceki cüm­lede ancak “Sana kulluk ederiz” demiştik. Burada ise “Sana ancak kulluk ederiz. “ diyoruz. Yani; “Ey Rabbimiz seninle olan ilişkilerimizde kulluk sınırlarını aşmayacağız. Sana akıl vermeye kalkışmayacağız. Böyle yapanlar olursa onları tanımayacağız. Kendimiz sana kulluk ettiğimiz gibi başkalarını da ancak sana kulluk etmeye, ya da sana ancak kulluk etmeye çağırırız.”

“Ben Allah’a kulluk ediyorum öyleyse birileri de bana kulluk etsin diyemem11. Çünkü Rabbimiz bu konuda Ali imran79’da şöyle buyuruyor; “insanlardan hiç bir kimseye, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikten sonra, kalkıp insanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun” demesi mümkün değildir. Fakat onun: “Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabb’e halis kullar (Rabbaniyyun) olun” diyebilir. Yani Peygamberlerin bile insanlara “İsevi olun”, “Musevi olun” ya da “Muhammed’i olun” deme yetkisi bile yoktur. Onların sadece ve sadece “Rabbaniyyun olun, Rabbe bağlı kullar olun’deme yetkisi vardır. Bunun dışında kalan’tüm ta rifler insanlar tarafından sonradan uydurulmuş tariflerdir. Şimdi insanlar nasıl olurda falancı filancı olabilirler? Yine Rabbimiz Hac suresi 78’de” Allah bundan önceki ki-taplarda da, bu (Kur’an)da da size “müslümanlat” adını verdi ki, Elçi size şahid olsun, sizde insanlara şahid olasınız. “buyuruyor.

Şu dünyaya her insan boynunda bir ip ile gelir. Kulluk ipiyle. Yani her insan fıtraten kulluk etmeye meyillidir. Pey­gamber Efendimiz (as) “Her doğan islâm fıtratı üzere doğar. Ancak anne babası ve yakın çevresi onu ya olduğu gibi islâm üzere yetiştirir, ya da hıristiyan, yahudi, mecusi gibi islâm dışı sapıklıklarla eğiterek asli fıtratından uzaklaştırır”, buyuruyor.

Her insan kulluk ettiğine göre esas mesele kulluğun kime yapıldığı yani kulluk ipinin kime ya da kimlere teslim edildiğidir. Eğer bir kişinin kulluk ipininin bir ucu Allah’ın elinde ise o kişi ancak Allah’ın izin verdiği yerlere, ancak Allah’ın izin verdiği ölçüde gidebilecektir. Çünkü sınırı aşıp haramlara gidecek olsa Allah’ın ipi durumunda olan Kur’an-ı Kerim ay-teleri onu durduracak haramlara düşmesini önleyecektir. Yusuf (as) örneğinde olduğu gibi. Yok eğer insan, kulluk ipinin ucunu Allah’a değilde topluma, modaya, televizyona, dünya menfaatlerine, başında bulunan efendilerine, tağutlara

ya da kendi heva ve heveslerinin eline tesilm etmişse, artık onun hayatına onlar karışacak ve onların istediği, gerektirdiği her şeyi rahatlıkla yapabilecektir. Mesela ticaretinde haram helal demeden hep daha çok kazanmayı hesap edecek ama işçilerin ya da diğer müslümanların hakkını düşünmeyecektir Giyinirken, yerken, içerken, evlenirken ve hele hele boşanırken, miras paylaşırken yani her türlü işinde kulluk ipini kimin eline teslim etmiş ise ona soracak ve onun istediği şekilde yapacaktır. “Allahümme iyyake nağbüdü”diyen bizler şimdi yeniden yaşantımızı kontrol edelim acaba bizim kulluk ipimizin ucu kimin elinde? “Ben ipimi kimselere teslim etmem bu Allah bile olsa” diyen insan, kendi nefsini ilah edin-mektedir.(Furkan:43). Artık bu insan, istediğini yapar, istediği zaman yatar, istediği zaman kalkar, parasını istediği yerde kazanır, istediği yere harcar, çocuklarını istediği şekilde giydirir. Bu insanın kulluk ipi kendi elinde olduğu için her ko­nuda kendisini bağımsız, başkalarını ise zavallı köleler zan­neder. Heva ve heveslerinin, nefsinin kötü arzularının peşinde koşarak ömrünü tüketir. Bu gibi kimseler kendi istek ve arzularına, kendi çıkarlarına aykırı gibi. gördükleri hak ve hakikatleri kabul etmek isetemezler. Ve onlara karşı direnip mücadele etmek için her haksızlığı göze almaktan da çekinmezler. İşte Firavun bunlardan biridir. Bu gibi hallere Firavunluk denir. (Araf:123, Hak Dini Kur’an Dili).

Yarın Rabbimiz soracak!…”Senin kulluk ipin kimin elin­deydi? Ticaretinde, siyasetinde diğer işlerinde kimlere uydun” diye. Tüm bu sorulara dünyada yaşarken halimizle ve kavlimizle vereceğimiz en doğru cevap: “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir”(EnamA62) olmalı. Ancak o zaman doğru söylemiş ve kurtulmuş oluruz. Bunun dışında verilecek her türlü cevap batıldır. Ve bizi asla kurtaramayacaktır.

 

VE  LEKE  NUSALLLİ  VE  NESCÜDÜ   :   Senin   için namaz kılar ve secde ederiz.

Namazın namaz olabilmesi için bazı şartları vardır. Bi­rincisi dışından olan şartlarıdır ki biz bunları sübhaneke du­asının tefsirinde açıklamaya çalıştık oraya bakınız. Bir de içinden olan şartları vardır ki bunlara rükün de denir, işte ancak şartlarına uygun olarak kıldığımız namazlar Allah katında kabule şayandır. Ve işte bu namaz, bizi kötülüklerden alıkoyar, cennete girmemize sebep olur. Namaz bizde öyle bir şuur meydana getirir ki bu sosyal hayatımıza da yansır. Örneğin namazda tekbir alırken “Allah’u ekber-Allah en büyüktür, tek büyüktür”dediğimizde, sosyal hayatımızda da Allah’tan başka büyük tanımayız. Namazımızdaki kıyamımız, günlük hayatımızda yaptığımız tüm işlere yansır. Namazdaki kıyamda kıraat vardır ve burada ancak Kur’an kıraat olunur. Örneğin, ticaretimiz bir kıyamdır. Ticaret kıyamımızda da Kur’an kıraat ediyorsak namaz bize fayda sağlamış demektir. Yok eğer ticari kıyamımızda Kur’an yerine başka şeyler kı­raat ediyorsak, okuyorsak bizim kıldığımız namazlar boşa gitmiş olur. Namazda rükuda Allah’ın huzurunda nasıl eği-liyorsak, hayatın her alanında da sadece Allah’ın önünde eğilmeliyiz. Namazın nasıl ki müfsidleri yani namazı bozan haler var ise kulluğu da bozan haller vardır. Bunun için insanlar namaz, abdest, zekat, hac gibi konularda fetva sorarlar. “Şu işi yaparsak namaz bozulur mu, şöyle söylersek nikah bozulur mu”d\ye…Çünkü bunları ibadet olarak yapıyorlar, işte biz dünyada yaptığımız her şeyi ibadet maksadıyla yapacağız. Doktoru, öğrencisi, tamircisi, memuru, ev kadınları ne zamanki bu işlere ibadet olarak bakarsa bunları bozabilecek işleri, sözleri öğrenip onlardan sakınmak su­retiyle ibadetlerini muhafaza etmiş olacaktır.

“Allahım senin için namaz kılarız.Namazı ikame ederiz. Onu hayatın her alanına yayarız. Allahım senin için secde ederiz. Senin büyüklüğün karşısında en son noktaya kadar küçülürüz. Senin yarattığın en değerli uzvumuzu, yüzümüzü, ayaklar altında çiğnenen toprağa koyarız. Senin iraden karşısında irade beyan etmeyiz. Senin gücüne karşı güç iddia etmeyiz. Senin kanunlarına karşı alternatif kanunlar ileri sürmediğimiz gibi böyle yapanlara da asla iltifat edip tanımayacağız. Biz besmelenin şuurunda olarak halife olduğumuzu unutmadan hareket ederiz. Kendi nefislerimizi, ailemizi, yakın ve uzak çevremizi senin emirlerine uygun hale getiririz. Sen “kendi nefsinizi ve aile efradınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun” dediğinde, biz onları korumağa çalışırız, sen “aileni namazla emret” dediğinde, biz onlara namazla emrederiz. Sen “önce yakın akrabanı uyar” dediğinde, biz onları senin güzel yoluna davet ederiz. Sen “mallarınızla ve canlarınızla cihad edin” de­diğinde, biz bütün imkanlarımızı senin yoluna sereriz. Allah’ım yalnız senin için secde ederiz. Yalnız sana kulluk ederiz. Senden aldığımız emri, hemen baş üstüne diyerek yerine getiririz. Bu emri yerine getirdikten sonra “acaba benim kazancım ne olacak diye pazarlık yapmadan,her hangi bir tereddüd geçirmeden hemen itaat ederiz”. Tıpkı Musa as’ın kavmi için çölde su ararken Rabbimizin, “Ey Musa, asanı taşa vur” emri karşısında “asayı taşa vurmakla su bulmanın ne alakası var” gbi bir tereddüd geçirmeden hemen emri yerine getirdiği gibi”. Çünkü emri veren Allah’tır. Orada tereddüde pazarlığa mahal yoktur. Emri alır almaz hemen itaat etmek secdedir. Biz de Rabbimizin her hangi bir emrini alır almaz hemen yerine getireceğiz. Çeşitli ma­zeretler uydurup itaati geciktirmeyeceğiz. Kur’an’daki secde ayetlerinden birini okuyan ya da işiten bir kişi abdesti olmasa da, kıbleye dönük olmasada, tesettürlü olmasa da hemen o anda secde etmesi lazımdır. Benim abdestim yok, kıbleyi bilmiyorum gibi mazeretlerin arkasına sığınarak secdeyi geciktiremez. İbrahim(a.s.)’ın en sevdiği oğlu İsmail(a.s.)’ı Rabbi emrettiği için hemen bıçak altına yatırması ibrahim (a.s.)’ın secdesiydi.

 

VE İLEYKE NES’A: Ya Rabbi, senin rızanı kazanmak için koşarız. Bazı insanların yaptıkları gibi, oturduğumuz yerden, bizi şeyhimiz kurtarsın, peygamber efendimiz (as) kurtarsın, devlet başkanımız kurtarsın, diyen insanlar gibi yapmayız. Senin rızanı kazanmak için say eder yani koşturur dururuz.

Kur’an’da Allah’ın rızasını kazanmak için say eden, koşturanların örnekleri çoktur. Bunlardan bir tanesi de Hz. Hacer validemizin s.a.’yı, koşturmasıdır ki bu gün bile hacca giden müslümanlar onun hatırasını yad ederler. Hz. Hacer, ibrahim as’ın hanımı ve İsmail as’ın annesidir. ibrahim (as) Rabbimizden aldığı bir emir üzerine, Onu oğlu İsmail’i, hiç ekin bitmeyen, ıssız bir çölde bırakıp geri dönmüştü. O çölde yiyecekleri ve içecekleri biten Hacer, oturup beklemedi. Yapabileceği tek bir şey vardı. O da onu yaptı. Safa tepesine koşup etrafı gözetlemeğe başladı. Oradan Merve tepesine koştu. Hiç bir şey bulamadığı halde yine de vaz geçmedi. Israrla Safadan Merveye, Merveden Saf aya koştu durdu. Bazılarımızın yaptığı gibi “Bir denedim, iki denedim olmadı” diyerek çalışmayı bırakmadı. “Bir defa namaz kıldım olmadı; bir defa şirket kurdum olmadı; Şu tefsir hadis kitaplarını oku­dum ama kafam bir türlü almadı” diyerek pes etmedi. Allah ona Zemzem’i verinceye kadar sayine devam etti. Bizler de bu olaydan ibret alarak say’ü gayretimizi ısrarla devam et­tirmeliyiz. Asla çalışmayı terk etmemeliyiz. Ancak bu çalışmalarımız da Hacer validemizin say ettiği sınırlar olan Safa ve Merveyi, Allah’ın helâl hudutları olarak alıp o hudutları aşmadan say’imize devam etmeliyiz. Bir iki defa deneyip de “Biz elimizden geldiği kadar helâl kazanmak için uğraştık. Ama olmadı. Ne yapacaksın. Bu devirde rüşvetsiz, yalansız iş olmaz” diyerek pes etmeyeceğiz. Helâl kazanmak için ısrar edeceğiz. Hacer validemiz Safa ile Merve tepeleri arasında say etmiş; yani su aramıştı. Fakat Allah zemzemi yıkılıp izleri silinen Kabe’nin yanından çıkarttı. Eğer zemzem, Safa ile Mervenin arasından çıkmış olsaydı, o zaman in­sanlar şöyle diyebilirlerdi:”İşte Hacer koşmuş, çabalamış, Sonunda zemzemi bulmuş. Demek ki kazanmak yalnızca ça­lışmaya bağlı bir şey. Rızkı vermek Allah’a ait olan birşey değil. Kazanmanın Allah’la, Peygamberle, din ile bir alakası yokmuş. Onun için yalnızca çalışan kazanır.” İnsanların böyle dememesi ve bizim de ibret almamız için Rabbimiz zemzem’i Safa ile Merve arasında değil de Kabe’nin yanından çıkarmıştır. Sanki bu olay bize şunu anlatıyor: “Ey kullarım! Eğer sizde Hacer gibi helal hududlarını aşmadan, say’inizde ısrar edip koşarsanız, ben size rızkı, zemzemi di­lediğim yerden veririm.”

Rabbimiz bizlere hesapsız rızıklar veriyor. Hesapsız rızık, çok rızık demek değildir. Bilakis Rabbimizin insanların bilmedikleri bir yerlerden rızıklandırmasıdır. Yahya (as) Ze-keriyya (as)’a verilen hesapsız bir rızık olduğu gibi, İsa (as) dahi Meryem validemiz’e ve tüm insanlığa verilmiş hesapsız bir rızıktır. Yani bizim hesabımız da olmayan ya da bizim hesabımıza göre olmayan her türlü rızıklardır. Tekrar vurgulayalım ki bize düşen Allah’ın şeriat’ına göre çalışıp ça­balamaktır. Neticeyi Rabbimiz dilediği gibi yaratır.

Peygamber efendimiz: “Alimin uykusu, cahilin cahilce yaptığı ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Allah’ın rızasının hangi amel ve tavırlarda olduğunu bilmeden, öğrenmeden, kıraat etmeden gerçek manada ‘Ve ileyke nes’a” diyemeyiz. “Rab-bim, bütün gayretim, koşturmalarım senin rızanı kazanmak içindir”, dediğimiz zaman, bilerek ya da bilmeyerek, Allah’ın rızasına uymayan yollarda say ederek gayret etmişsek yalan söylemiş olmaz mıyız? O zaman Rabbimiz; “Ey kulum akşam meyhanede benim rızam içinmi içki içtin, faiz yedin, kadınların açılıp saçılmasına göz yumdun. Senin say’ü gay­retin bu mu?”derse ne cevap vereceğiz?

O halde bu duayı namazdan önce güzelce bir düşünelim. Biz bu gün ne için say’ü gayret ettik. Şu dünya hayatında biraz daha lüks içinde yaşamak için mi? Yoksa Allah’ın dinini daha güzel öğrenip, daha güzel yaşamak için mi? Allah’ın dinini yer yüzüne hakim kılmağa çalışan insanlara destek olmak için mi? Köstek olmak için mi?

 

VE NAHFİDÜ :”Yaptığımız tüm bu ibadetleri severek, isteyerek yaparız. İyi bir çığır açarız. Arkamızda senin rızanı kazanmaya çalışan bir nesil bırakırız. Nefsimin ve za­manımda yaşayan insanların kurtulmaları için seve seve çalıştığımız gibi arkadan gelecek neslinde hayırlı bir nesil olması için seve seve çalışırız. Bunun için gerekli olan kurumları oluştururuz. Akşama kadar kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak için nasıl çalışırsak, bu ümmetin ihtiyaçlarını karşılayıp onun aziz olması içinde öylece çalışırız. Arkamızdan hayır dua edecek nesiller bırakmak için gayret ederiz. Senin için yaptığımız tüm ibadetleri, namazı, secdeyi, gönülsüz ola­rak değil, severek, isteyerek yaparız”.

NERCU RAHMETEKE VE NEH’ŞA AZABEKE: “Senin rahmetini umar, azabından korkarız”.

“Sana kulluk eden insanlara rahmetinle muamele ede­ceğini kesin olarak biliyoruz(Bakara:157). İnandım deyip de hiç bir şey yapmayanlara değil… Canı gönülden sana kulluk ettikten, senin için namaz kılıp, senin için secde ettikten, seninrızanı kazanmak uğruna say’ü gayret ederek güzel çığırlar açtıktan sonra, ancak rahmetini umarız. Çünkü Yusuf suresinin 87, ayetinde” Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!” buyuruluyor. Her kim ki Allah’ın azabından kurtulduk, emin olduk derse kâfir olur. Aynı şekilde, halleri ve sözleriyle “biz ne yaparsak yapalım allah bize azab etmez” diyenler İslâm dairesinden çıkmış olurlar.

İşte biz mü’minler her iki hataya düşmemek için “Al-lahım biz bu ibadetlerimizi yaptıktan sonra rahmetini umuyoruz, ancak bundan sonra ki yaşantımızda ayaklarımızın kayıp azabına düşmekten de korkuyoruz” diye tedbirli olacağımıza da söz veriyoruz.

Yoksa Allah kitabının hiç bir ayetinde mü’minlere azab vaad etmemiştir. Bizim azabdan korkmamız kâfir olmaktan korkmamızdır. Peygamberimiz de bu konuya dikkat çeken bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Her kim şu üç hasleti kendinde toplarsa imanın lezzetini kalbinde tadar.

  1. a) Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten çok sevmesi.
  2. b) Sevdiği her şeyi yalnızca Allah için sevmesi. (Buhârî,Müslim ve Diğerleri İman Bahsi).
  3. c) İmandan sonra küfre düşmekten, ateşe atılmaktankorktuğu gibi korkması”

Demek ki bizim korkumuzun tek nedeni bundan sonraki hayatımızda, bir gün şeytana, şeytanın uşaklarına uyarak imanımızı kaybetmektir.insan ancak çok değer verdiği bir-şeyini kaybetmekten korkar. Onu muhafaza etmek için çeşitli tedbirler alır. Bizde en değerli varlığımız olan imanımızı kay­betmemek için elimizden gelen tüm tedbirleri almalıyız. Böyle bir korkusu olmayan insanların ya imanları yoktur, ya da ko­rumaya değer görmüyorlardır. Çünkü bir şeyi korumak için önce onun varlığından, sonra da çok kıymetli olduğundan ha­berimiz olmalı.

Şu dünyada insanlar birilerindan bir şeyler istedikleri zaman mutlaka karşılığında bir şeyler vaad ederler. Eğer herhangi bir şeyi yasak ederlerse o zamanda çeşitli şeylerle korkuturlar. O korkuyla koymuş oldukları yasaklardan insanları sakındırırlar.

İmanımız bize şunu emreder: “Hiç kimse, hiç bir konuda Allah’a rağmen, Allah’ın emirlerine aykırı olan hususlarda bize vaad ederek ya da korkutarak herhangi bir kulluk yap­tıramazlar”. İman etmeden önce, Firavun’dan alacakları men­faatler karşılığında, Musa’nın ve Harun’un karşısına çıkıp mü­cadele eden sihirbazlar, iman ettikten sonra, Firavun’un tüm tehditlerine rağmen geri dönmemişler ve iman gücüyle Fi-ravun’a şöyle haykırmışlardı: “Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaradana üstün tutmayacağız! Ne hüküm verirsen ver, ey Firavun. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin! Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah’ın verceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır” (Taha: 72-73). Eğer bizler bir şeyler ortaya koyarsak, bu sadece senin rahmetini umduğumuzdan dolayıdır. Başkalarından gelecek menfaatlar için değil. Eğer bizler bir şeyleri terk ediyorsak birilerinden korktuğumuz için değil, yalnızca senin azabından korktuğumuz içindir.

İNNE AZABEKE BİL KÜFFAR’I MÜLHIG: “Muhakkak ki senin azabın kâfirleri ilhak edici, onları kuşatıcı, onlar için hazırlanmıştır.”

Bakara: 80-81. ayetlerde Yahudilerin bir kuruntusundan bahs edilir. Yahudiler “Bize ateş sadece sayılı bir kaç gün dokunacak” dediler. Onlara de ki: “Allah’tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiç bir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah’a isnad ediyorsunuz? Hayır, kim günah kazanır da günahları kendisini kuşatırsa işte cehennmlikler bunlardır. Onlar orada ebedi olarak ka­lacaklardır”.

Öyleyse Yahudilerin yolundan gitmeyeceğiz. Onların yaptığı gibi, sahih bir iman ve salih amellerimiz olmadan, “Biz nasıl olsa müslümanız, arada sırada namaz da kılıyoruz, o halde cehenneme gitsek bile günahlarımız kadar yanar, sonra cennete gideriz” diyerek sapıklığa koşmayacağız. Böyle yanlış ve sapık bir inanca kapılan insanları işledikleri hatalar, günahlar çepeçevre sarar ve sonuçta kâfirliğe kadar götürür. Rabbimizde cehennemi zaten kâfirler için hazırlamıştır. Cennete ancak müslüman olarak ölebilenler gidecektir. Müslüman olarak ölemeyenler ise kesinlikle cen­nete giremeyeceklerdir. Müslüman olarak ölebilmenin de bir tek yolu var. Müslüman olarak islâm yolunda yaşamak.

Allah cehennem azabını kâfirler için hazırlamıştır. Çünkü onlar Allah’a kulluğa yanaşmamışlar; nefisleri ve peşinden gittikleri şeytanları ve tağutları adına mücadele etmişler, arkalarında kötü bir çığır açarak kendilerini takib eden insanları da saptırmışlar, yeryüzünde zulmün yayılmasına olanca güçleriyle say’ü gayret etmişlerdir. Değerli bir alimimizin söylediği gibi “Cennet ucuz değil, cehennem ise lüzumsuz değil. Zalimler için yaşasın cehennem!…” Rabbimiz cümlemizi kâfirliğe düşmekten muhafaza eylesin, kamil bir iman ile ölmeyi, rahmetine ermeyi, kullarının arasına ve cen­netine girmeyi nasip ve müyesser eylesin…Amin.

 

 

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ RABBENA DUASI

 

 

RABBENA  DUASI

1) Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve gına azebennar: Ey Rabbimiz, bize dünya da ve ahirette hasene ver. Cehennem azabından koru (Ba-kara:201)

2) Rabbenağfirli velivalideyye velil mü’minine yevme yegumül hisab: Ey Bizim Rabbimiz, hesap gününde beni, anne babamı ve bütün mü’minleri bağışla (İbrahim: 41).

 

dualar.jpg

Rabbena: Ey bizim Rabbimiz. Biz kendi adımıza ko­nuşmuyoruz. Kendi ailemiz, akrabamı-z, milletimiz adına da konuşmuyoruz. Biz derken, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, Allah’ın Rabliğine, Peygamberin resullüğüne, Kur’an’ın kitaplığına inanan bütün mü’min kardeşlerimiz adına konuşuyoruz. Seni yahudilerin yaptığı gibi sadece kendi ırkımızın Rabbi olarak değil, tüm inananların Rabbi olarak tanıyoruz.

Atina: Bize ver, lütfeyle. Ama sadece istemek yetmez. İstemesini de bilmek gerek. Neyi, nasıl isteyeceğimizi yine Rabbimiz öğretiyor bize. Rahmeti bol Rabbimiz Bakara su­resi 200-201 ayeti kerimelerinde yapmamamız gereken hataya dikkat çektikten sonra,  nasıl  isteyeceğimizi de öğ-

retiveriyor. Bakın ne buyuruyor:” İnsanların kimisi, Ey

Rabbimiz!

Fiddünya: Bize vereceğini dünyada ver, der. (Böyle di­yenin) ahirette hiçbir nasibi yoktur. Göreceği bütün yardım ve lütuf dünyaya mahsustur”. Demek ki Rabbimizden isterken böyle isetemeyeceğiz. Ya nasıl isteyeceğiz? “İnsanlardan kimisi de, Ey Rabbimiz, bize hem dünyada hasene, hem ahirette hasene ver ve bizi ateş azabından koru!” der. Böyle dua eder.

Bu ayetler iki insan tipi çiziyor. Birinci tip: Tek arzusu, tek hedefi dünya olan kimsedir. Allah’a yönelerek dua ettiği zaman bile dünyadan başka bir şey düşünmez. İkinci tip ise: Yüce Allah’tan her iki.dünyada da iyilik, güzellik ister. Ayrıca istedikleri güzelliğin türünü belirlemezler. Onun seçimini Allah’a bırakırlar. Allah onlar için. iyi ve güzel gördüğünü seçer. Onlarda yüce Allah’ın kendileriyle ilgili seçimini hoşnutlukla kabul ederler. Böylelerinin ahirette kesin ve gecikmeden ellerine geçecek bir nasibleri vardır. Bir de bu ayetlerde insanın yönelmesi gereken yegane varlığın Allah olduğunu ve işlerimizi ona havale etmemiz-gerektiğini öğ­reniyoruz. Böyle yapanlar ne dünyada ne de ahirette mah­rum bırakılmazlar.

Aslında hem dünyada hem de ahirette hasene istemek, mü’minleri şöyle tanımlamaktadır: “O çok merhametli olan Allah’ın has kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam”der, geçerler. Rablerine secdeler ve kıyamlar ederekyatarlar.Cehennem azabını üzerimizden sav derler. Harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıy­mazlar ve zina etmezler            Yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile oradan geçer giderler. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. Onlar “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önderler kıl” derler. İşte onlar, sab­retmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mü­kafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. Orada ebedi kalacaklar. Orası ne güzel bir konak ve ne güzel bir makamdır. (Resulüm!) De ki: “Rabbim size ne değer verir, ibadetiniz olmasa…”(Furkan:63-77)

Peki hasene nedir?

Hasene; insanı sevindiren, mutlu eden, göz aydınlığı veren şeylerdir. Hayır adına ne istiyorsak, o hasenedir, güzelliktir. Hasene bir yönüyle, evlenen birisine “Allah ağız tadı versin”, ev veya araba alan birisine “Allah güle güle istifade etmeyi nasib etsin” demekle kastettiğimiz şeydir.

Kavuştuğumuz her nimet hasene olmayabilir. Mesela bir ev alır, seviniriz. Fakat onun bir hasene olup olmadığını aklımıza bile getirmeyiz. Birgün o evi içinde çoluk çocuğumuzla birlikte bir yangında kaybettiğimizde bizim için hasene olmadığını anlarız. Bir araba satılıyordu. O arabayı alamadık. Veya kızımızı isteyen birisine vermedik. Daha sonra arabayı alamadığımız ve kızımızı veremediğimiz için üzülürüz, ahlar çekeriz. Ama alamadığımız arabanın ve kızımızı vereceğimiz gencin iyi olmadığını görünce “El-hamdülilllah, iyi ki almamışım veya vermemişim” diye se­viniriz. Çünkü onların bizim için hasene olmadığını anlamışızdır.

Kur’an-ı Kerim’de bu konuda verilmiş birçok misal vardır. Bunlardan birisi, eski Mısır’da, Mûsâ(as)’a karşı Firavuna destek olan Karun’un kıssasıdır. Karun ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Son model bir vasıtaya binmişti. Üzerinde etekleri yerlerde sürünen kıymetli bir elbise vardı. Etrafında yardımcıları ve iri yarı dev gibi hizmetçiler demir zincirlere bağlanmış hazinelerinin anahtarlarını taşıyorlardı.

Halkın arasında dünya hayatını arzu edenler bu man­zara karşısında içlerini geçirdiler. “Aah, ah” dediler.” Ne olur­du, Karun’a verilen servet gibi bize de verilseydi. Neler yap­mazdık. Bir yediğimizi bir daha yemez bir giydiğimizi bir daha

giymezdik. Güzel evlerde yaşar, güzel kadınların şarkı söy­lemesini, dans etmesini izlerdik. Vur patlasın çal oynasın bir hayat yaşardık” demeye başladılar.

Halkın arasında kendilerine ilim verilen kimseler tatlıya üşüşen sinekler gibi Karun’un malına imrenenlerin haline acı­yarak baktılar.”Yazık size” dediler. Allah’ın iman edip te güzel amel işleyenlerle ahiret hayatında vereceği güzel nimetlerin yanında Karun’un malı çer çöpten başka nedir ki? Ama Allah’ın mükafatına ancak sabredenler ve iyi işler yapanlar kavuşabilirler.

Topluluk dağıldı. Herkes evlerine çekildi, karanlık or­talığa çöktü. Derken biz Karun’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendisini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Vay, bize demek Allah kullarından dilediğine fazla mal vererek bol-laştırır. dilediğine de vermeyerek rızkını daraltır. Allah bize lütfetmeseydi, biz de Karun’un acıklı akibetine uğrardık. Demek gerçekten malına mülküne güvenip Allah’a isyan eden inkarcılar iflah olmazmış” demeye başladılar (Bakınız: Kasas Süresi 76-82).

İşte bu yüzden, Rabbena atina: Ey Rabbimiz bize ver diyoruz. Amma neyin hakkımızda hayırlı, neyin de hayırlı ol­madığını bilmediğimiz için, hayrı ve şerri Rabbimizin bildiğini itiraf ediyor ve ona havale ediyoruz. Bize dünyada da hasene ver, ahirette de hasene ver, diyoruz. Bize malın, paranın, eşin, evladın, komşunun hayırlı olanından ver, diyoruz. Belki bu duayı okuduktan sonra, Rabbimiz bize musibetler verecektir. Ama onun akibeti hasene olacaktır.

Bu duayı okuduğumuzda sadece Rabbimize güveneceğiz. Rabbimizle pazarlık yapmaya kalkmayacağız. Madem ki Rabbimizden hasene istiyoruz. Madem ki hayrı ve şerri Allah’ın bildiğine inanıyoruz. Madem ki Rabbimizin, bizi kendi halimize bırakmamasını, bizim dünyamıza da ahi-retimeze de karışmasını istiyoruz, öyleyse onun takdirine rıza göstereceğiz. Kendi kafamızdan bir iyilik, güzellik anlayışı geliştirmeyeceğiz. Kendimize göre bir kılık kıyafet anlayışı, eş anlayışı, dost anlayışı, düğün vs. anlayışı geliştirmeyeceğiz. Öncelikle Rabbimizin hasene saydığı, güzel saydığı amellerle, ahlakla bezenmeye çalışacağız. Yarabbi, dünyada bize hasene ver. Biz dünyada yemek mi yiyeceğiz. Sen bunun hasenesini ver. Biz soğuktan, sıcaktan korunmak için giyineceğiz. Sen bunun hasenesini bizlere göster. Evleneceğim kimsenin, kuracağım dostluğun hasenesini bize bildir, diyeceğiz. Bize ahirette de hasene ver. Ahiretimiz hak­kında neyin hayırlı olup olmayacağını sen bize lütfeyle! Cen­neti nasıl kazanacağımızı bize göster, Yarabbi!.

Sonra araştıracağız. Rabbimiz bize hasene olarak neler vermiş. Bize Kur’an göndermiş. Peygamber göndermiş. Madem ki bizler, Rabbimizden dünyada ve ahirette hasene istiyoruz. Dünyamız ahiretin tarlası olduğuna göre, hayatımızı, evimizi, insanlarla olan ilişkilerimizi Kur’an’a ve-sünnete göre ayarlayacağız. Örneğin; faizin yerine infakı, zinanın yerine nikahı,namazsızlığın yerine namazı, vur-gunculunğun yerine Allah korusunu yerleştirmek birer hasenedir. Fakat, Rabbimizin bize hasene olarak, dünyayı ve ahireti kazanmamızı sağlayacak ölçü olarak gönderdiği Kur’an ve sünneti öğrenmiyor ve gereğini yapmıyorsak ha-seneye ulaşamayacağız, demektir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de birçok haseneden bahseder. Bunlardan- birisi şehit olmaktır. Rabbimiz şahadeti hasene olarak bildirmeseydi, bizler onun hasene oluduğunu bilip ona koşamazdık. Çünkü vahiyle yaşamayan insanlar için şehitliğin bir önemi yoktur. Onlar şehitliği bir hasene olarak değil, yokluk olarak algılarlar. Peygamberimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Şu dünyada doğrulukla, Allah’ın emrettiği kurallara göre ticaretini sürdüren tüccarlar, kıyamet gününde şehitlerle beraber haşrolunacaklardır”. Bu hadise göre Allah’ın emrettiği şekilde ticaret yapan tüccarlarla, şu din kafirlerin ayakları altında çiğnenmesin diye cephede canını feda eden şehitler bir tutulmuştur. Dikkat edilirse burada kastedilen tüccar Allah’ın emirlerine göre çalışan, yalan söylemeyen, insanları aldatmayan tüccardır. Bir başka deyişle Allah’ın hasene de­diği ticareti yapmaya çalışandır. İşte bu ticareti yapmak cep­hede savaşmak kadar zordur. Ama şu kapitalist dünyada ha­sene isteyen tüccarlar bu zorluklara katlanmak zorundadırlar. Tüccarlar toplumun kurallarına göre değil de Allah’ın kurallarına göre ticaret yapmaya kalkıştıkları zaman bazı zararlar göreceklerdir. Müşterilerinde azalmalar göreceklerdir. Kendisi zarar etse bilş, bu ümmet zarara uğramasın diye bu zorluklara katlanan tüccarlar elbetteki şehitlerle beraber haş­rolunacaklardır.

Allahım! Bize dünyada da sahip çık. Ahirette de. Dün­yamızda sana kulluk ettiğimiz zaman ahirette bizi başkalarının eline bırakma!. Tabiidir ki şanı yüce Rabbimiz, şu dünyada kendisine kulluk edeni ahirette de yalnız bırakmayacaktır. Yeter ki biz sözümüzde sadık olalım.

 

Ve gına azabennar: Bizi ateşin azabından koru. Ya Rabbi, bize cehennemden kurtuluşun, zarar etmemenin yol­larını göster. Müslüman, bir işi yaparken önü tıkanıyor. Hayat durmadığı için, ben şuradan sağa sapayım da oradan yine anayola (sıratı müstakime) çıkmaya çalışıyor. Burada ya­rabbi, eğer biz yanlış bir yola saparsak, bizi o yoldan sıratı müstakime çıkar, diyoruz. Dünyada ve ahirette hakkımızda hayırlı olan nimetleri ve o nimetlere ulaşmanın yollarını Rab­bimizden kitabından öğrenebileceğimizi söylemiştik. Fakat ata etmek insanın şanındandır. Bu yüzden hata edersek, Rabbimizden affetmesini umuyoruz. Haseneye giden yolları öğrenmeden ve gına azabennar demek bedavacılıktır. Dünyada ve ahirette haseneye ulaşmak için elimizden geleni yaptıktan sonra ateşin azabından koru demeye yüzümüz olur. Rivayete göre Hz. Ebu Bekir, “Allahım beni cehennemine at. Vücudumu o kadar büyüt ki diğer insanlar senin cehennemine girmesin” demiş. Namazlarının so­nunda “bizi cehennemin azabından koru” diyen bir sa­habenin böyle demesi düşünülebilir mi? Onlar günahkarların hallerine . acıdıklarında, yaptıkları şey onları haseneye, güzel olana davet etmekti.

Azap  kitabımızda hep kafirlere vaadedilmiş. Heva ve heveslerini tanrılaştıranlar, şeytanın ve nefislerinin kulları olanlar, hayvanca yaşamayı insan olmaya tercih edenler, “yedikleri yoksul eti ve içtikleri kan’larla hayat sürdüklerini zannedenler kendi kitaplarının çengellerinden kurtulabilirler; hatta, kendi yaşantılarının devamı için yazdıkları kitaplarla başkalarını mahkum edebilirler ve kendileri için kurdukları “cennef’te kendilerince bir cennet hayatı yaşayıp, başkalarına “cehennem” hayatı yaşatabilirler. Gözlerini kendi cennetlerinde kapayabilirler. Firavun gibi sularda bo­ğulmadan, Nuh kavmi gibi tufanlara garkolmadan, Ad, Semud ve Lut kavimleri gibi çığlıklara, rüzgaralar, fırtına ve taşlara yem olmadan dünyadan geçip gidebilirler. Ama bütün bunlar ses ve görüntünün bantlara alınması gibi kaydedilmektedir ve bir gün her işleyenin önüne serilecektir. Ve gına azabennar; Yarabbi, bizi azaba müstahak kılacağın kafirlerden, zalimlerden etme. Küfür işlerine sapmaktan koru. Şayet sapacak olursak, yeniden hidayete ulaşmanın kurallarını bize göster, diyelim. Allah gafurdur, Allah bağışlayandır diyerek kulluk etmekten geri kal­mayalım. Rabbimize kulluğumuzu takdim edelim ki bizim de affa yüzümüz olsun.

Rabbenağfirli velivalideyye velil mü’minine yevme yegumül hisab: Ey Rabbimiz, beni, anamı-babamı ve bütün mü’minleri hesab gününde bağışla.

İbrahim (as) bu duayı yapmış (İbrahim: 41). İbrahim(as) bu dünyada çok mu günah işledi ki bu duayı yapıyor. Pey­gamberimiz de “Ben günde en az 70 defa istiğfar ederim” diyor. Peygamber efendimiz çok mu günahkar da istiğfar ediyor. Hayır! Zaten Rabbimiz, kitabında O’nun küçük büyük bütün günahlarını bağışladığını bildiriyor. Öyleyse niçin İb-rahim(as) ve Peygamberimiz kendisi, ailesi ve bütün mü’minler için bağışlanma dilemiş? bu soruya -cevap verebilmek için tövbe ve istiğfar kelimelerinin ne manaya gel­diklerinin bilmemiz gerekmektedir.

Tövbe: İşlenen bir günahtan dolayı pişmanlık duymak, o günahı terketmek, ondan yüz çevirmektir.

İstğfar: Bir ibadetten sonra yapılır. Ey Rabbimiz! İba­detlerimizi yerine getirdik ama tam senin istediğin gibi değil. İşte sana daha güzel kulluk edemediğimiz misafirlere her türlü ikramı yaptığımız halde “kusura bakmayın. Sizi gereği gibi ağırlayamadık” dememiz gibidir.

İşte bu dua ile Rabbimize, “Allahım kusura bakma,, sana layıkıyla bir namaz, oruç getiremedim. Çocuklarımı daha güzel terbiye edemedim. Senin dininin hakimiyeti için yeteri kadar çalışamadık. Birçok ibadeti yerinde ve zamanında yapamadık” diye istiğfar ediyoruz. İbadetlerden sonra istiğfar ederek Rabbimizden bağışlanma diliyoruz. Madem ki bizim Rabbimiz, hem dünyamıza hem de ahi-retimize karışıyor. Dünya için yaptığımız işlerimizden sonra istiğfar etmemiz gerekmez mi? Ey Rabbim! Bugün kafirlerin tekelinden ticaretimizi kurtarmak için daha çok çalışmalıydım. Daha güzel faaliyetler yapmalıydım. Bunları yapamadım, özür diliyorum. Daha güzel namaz kılamadığım için, Kur’an’ı yeterince öğrenip daha güzel yaşayamadığım için, diyerek ■ herbirimiz kendi durumumuzla ilgili istiğfar etmemiz gerekir.

Benim dinimi öğrenmeden beni sokaklara yollayan anne ve babamın bağışlanması için de yalvarıyorum, onlar içinde bu­lundukları şartlar içinde ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Onların eksiklerini görme. Hata ve günahlarını ört. Onlara rahmetinle muamele buyur, yarabbü…

Rabbenağfirli: Rabbim beni bağışla! Rabbimin beni bağışlamasını istiyorsam, önce kendi eksiklerimi ta­mamlamalıyım. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. Hangi konularda eksiklerim olduğunu öğrenip onları telafi yoluna gitmeliyim.

Veli valideyye: Rabbim, annemi babamı da bağışla! Annemin babamın bağışlanmasını istiyorsam, öncelikle onların maddi, manevi eksikliklerini gidermeye çalışacağım. Onları bağışa hak kazanacak bir hale getireceğim. Sonra; onlar nasıl küçükken beni terbiye ettilerse, sen de onları bağışla yarabbi, diyeceğim.

Ve lilmü’minine: Mü’min kardeşlerimi de bağışla ya­rabbi. Gerçekten mü’min kardeşlerimin bağışlanmışını istiyorsam ki bu imanımın bir gereğidir, mü’min kardeşlerim arasında hüsna’yı yayacağım. Onların ticari,siyasi, itikadi, hangi konularda eksikleri varsa bunları tamamlama yoluna gideceğim. Bu konuda fiilen gayret göstereceğim.

 

Yevme yegumül hisab: O hesap gününde (bizleri ba­ğışla yarabbi)! Kıyamet günü en zorlu gündür. Mü’minle’rin en zor anlarında bağışlanmalarını istediğime göre, ahirette de onlarla birlikte olmayı istiyoruz demektir. Öyleyse onların he-lakına, onların zararına çalışmayacağız. Onlara lanet et­meyeceğiz. Onlarla alay edip, onları küçük düşürmeye, kötü lakaplarla çağırmaya çalışmayacağız. Zandan kaçınacağız. Onların gıybetini yapıp arkalarından çekiştirmeyeceğiz. Allah katında en üstün olanın takva sahibi olanlar olduğunun bilincinde olarak, mü’min kardeşlerimize karşı ırkımızı, siyasi düşüncemizi, mezheb ve meşreb anlayışımızı ön plana çıkararak düşmanlık etmeyeceğiz. Çünkü bütün mü’minler bizim kardeşlerimizdir (Bakınız, Hucurat:6-13). Kardeşliği tesis etmek için onlar arasında selamı, dostluğu yayacağız. Bütün çabamız onların ıslahına olmalı. Müslümanları eleş-tirsek bile bu yol gösterici, rahmete hak kazandırıcı, yapıcı bir şekilde olmalı. Yoksa onları kötüleyerek kendimizi daha üstün bir konuma getirme yarışında olmamamız gerekir. Çünkü biz peygamber efendimizin şu sözüne iman etmişiz: “Ey iman edenler, hiç biriniz cennete giremez, iman etmedikçe. Hiç biriniz iman etmiş olmaz mü’min kardeşini sevmedikçe. Size yaptığınız zaman aranızda sevgiyi, kardeşliği artıracak bir yol göstereyim mi! Aranızda selamı, dostluğu yayınız. Birbirinizi ziyaret ediniz”. (Müslim ve Diğerleri İman Bahsi).

Benim namazım kendimle ilgili, bu kul ile Allah arasında diyen kardeşlerimize de, diyoruz ki, namaz kılıp ta dua, eden mü’minlerin yakalarından yapışacaklardır. İşte kul hakkıyla gelmedikten sonra Allah namaz kılmasanda bağışlıyor, diye düşünen kardeşlerimiz bize dua etmiyorlar. Böyle diyen kardeşlerimize bir örnek verelim: Bir araba motoru birçok par­çadan meydana gelir. Bunun bir tek parçası iş yapmadığı zaman, o motor çalışmayacaktır. Çalışsa bile tekleyerek çalışacaktır. O parça diyemez mi, “Canım bir bana mı kaldı motorun çalışması. Ben olmasam olmaz mı sanki? Bir tek ben bozulsam ne olacak. İşte o kadar parça var, onlar çalıştırsınlar” diyebilir mi? Ya da öyle dediği zaman o motor çalışabilir mi? Elbette çalışamaz. Çünkü bir motor binlerce parçadan meydana gelir. Her bir parça üstüne düşen görevi yaptığı zaman o motor düzenli çalışır.

İşte bizler bu dini yüceltecek olan bir motorun parçaları, bir vücudun azaları gibiyiz. Öyleyse her birimiz değerimizi bi­lelim, kendimizi hafife almayalım. Bu millet banamı muhtaç? demeyelim. Bu millet sana, bana, başkasına muhtaç. Bir ki­şinin namaz kılmasına, bir mü’minin Allah’ın dinine göre ya­şamasına muhtaç, bir kadının Allah’ın dinine göre örtünmesine muhtaç…Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Vazifesini yapmayanlardan biz sorumlu değiliz. Ama zararını hepimiz çekeriz. Motorun bozuk parçaları yüzünden biz de çalışamaz duruma geliriz. Onun için namazlarımızdan uzak kalmayalım ki birbirimize dua edelim. “Rabbenağfirli ve-livalideyye velil mü’minine yevme yegumul hisab” diyelim. Namazda mü’min kardeşleri için dua eden bir mü’min onların aleyhinde konuşabilir mi? Onların kötülüğüne çalışabilir mi? Eğer onların kötülüğü için çalışabiliyorsa iki yerden birinde yalancı durumuna düşmüş olmaktadırlar. Rabbimiz bizi ya­lancı durumuna düşürmesin.

 

kelebek

Hesap şuuru, tam selam verip namazı bitirmeden önce gözümüzün önüne geliyor. Düşünüyoruz. Şu dünya da ne yaparsak yapalım, kıyamet günü bunun hesabını vermek için bir kıyam var. İşte o gün bizi bağışla Ya Rabbi.

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ SALAVAT DUALARI

 dua.jpg

 

SALAVAT DUALARI

Hicreten sonra Medine’de bir islam devleti kuran müs-lümanlar, özellikle beşinci yıldan sonra ardı ardına askeri ba­şarılar kazandılar. Bu durum,müslümanlara açıktan karşı çı­kamayan münafıkların kıskançlağını artırıyordu. İslam toplumunun inşasına ise hiç ara verilmeksizin devam ediliyordu. İşte bu dönemde evlilik ve boşanma ile ilgili İslami kurallar kondu. Miras hukuku belirlendi. İçki ve kumar yasaklandı. Ekonomik ve sosyal hayatın diğer yönleri ile ilgili birçok kural ve düzenlemeler getirildi. Bu hususta düzeltilmesi gereken en önemli şey, evlat edinme olayı idi. O zamanlar arap toplumunda, evlat edinilen bir çocuk, ailenin öz evladı gibi kabul ediliyor, mirastan ona da öz evlatlara ve­rildiği kadar bir pay veriliyordu. Bu gelenek, Bakara ve Nisa surelerinde Allah tarafından ortaya konulan miras, nikah ve boşanma kuralları ile çatışma halindeydi. Ayrıca islam kanunlarının ortadan kaldırmaya çalıştığı ahlaksızlıkların yayılmasına yardım ediyordu. Çünkü geleneklerin tanıdığı meşruiyetle izin verilen suni akrablık ilişkileri, gerçek akrabalık ilişkilerine karıştığında kötü sonuçlar veriyordu. Fakat böyle bir gelenek sadece sözle: “Evlatlık, öz oğul gibi değildir” demekle zihinlerden silinemez. İnsanlar bu ilişkilerin gerçek akrabalık ilişkisi olmadığını kabul etseler bile, evlatlık oğul ile evlat edinen kişi ile evlatlığının karısının evlenmelerine hala çirkin ve uygunsuz diye bakabilirler. Bunlarında ötesinde Allah’ın İlahlık hakkına bir saldırı yapılyor, Allah’ın mirasçı kılmadıkları mirasçı, Allah’ın akraba kılmadıkları akraba ve Allah’ın haram kılmadıkları haram kabul ediliyordu. Bu nedenle bu geleneğin bizzat Peygamber (sav) tarafından kaldırılması zorunluydu. Çünkü hiçbir müslüman, Peygamberin bizzat ve Allah’ın emri ile yaptığı bir şeyi çirkin ve iğrenç bu­lamazdı. Bulmamalıydı.

Bu nedenle Beni Kureyza kuşatması sırasında Hz. Pey­gamber a.s. bu emri yerine getirdi. Daha önceden evlat edin­diği Zeyd’in boşadığı karısı Zeyneb ile evlendi.

Evlilik gerçekleşir gerçekleşmez, Hz. Peygamber aley­hine bir yığın söylentiler yayılmaya başladı. Müşrikler, ya-hudiler ve münafıkların hepsi onun ardı ardına kazandığı ba­şarıları kıskanıyorlardı. Uhud’dan sonraki iki yıl içinde, Hendek savaşında ve Kurayza kuşatmasında aşağılanıp yenik düşmeleri onları çok sarsmıştı. Savaş alanında onu yenme ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu nedenle bu evlilik meselesini bir fırsat bildiler ve bu olayın, onun asıl güç ve kudretini oluşturan ahlaki üstünlüğüne bir son vereceğini düşündüler. Bu nedenle Hz. Peygamberin (sav) Allah korusun gelinine aşık olduğu, evlatlığı olan Zeyd’in de bunu öğrenince karısını boşadığı ve onun da gelini ile evlendiği şeklinde hi­kayeler uydurdular.

Fakat bu söylenti çok saçmaydı. Hz. Zeyneb, Pey­gamberin halasının kızıydı. Çocukluğundan beri onu tanıyordu ve bir görmede aşık olması sözkonusu olamazdı. Öte yandan, evlatlığı Zeyd ile Zeyneb’in evlenmesine bizzat o önayak olmuştu. Çünkü toplumda halen varolan soy sop asabiyetini yıkmak işitiyordu. Zeyneb’in ailesi, Kureyş’in soylu bir ailesine mensub olan kızlarını, azad edilmiş bir köleye vermek istememişlerdi. Hz. Zeyneb de bu evlilik teklifinden hoşnut olmamıştı. Fakat herkes kendisini hz. Peygamberin emrine uymak zorunda hissediyordu. Evlilik gerçekleştirildi ve bununla Arabistan’da İslamın azadlı bir köleyi Kureyş’li bir soylunun statüsüne çıkardığını gösteren bir örnek ortaya konmuş oldu. Eğer Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Zeyneb’i istemiş olsaydı, onu Zeyd ile evlendirmez, kendisi onu nikahlayabilirdi. Fakat bütün bunları öyle abartıp yaydılar ki, bazı müslümanlar bile bu uydurma haberlere inanmaya başladılar. Hatta müslümanlar Peygamberimiz a.s. keşke bu kadınla evlenmeseydi, başka kadın bulamadı mı? yahudilere münafıklara fırsat verdi. Böyle yapmamalıydı demeğe başladılar Günümüzde de aynı şeyler oluyor bir müslüman Allah’ın izin verdiği ancak toplumun hoş karşılamadığı bir şey yapacak olsa hemen o işi yapan müslüman, dedikoduya fırsat veriyor gerekçesiyle eleştirilir. Ama bunun yanlışlığı herhalde anlaşılmıştır. Çünkü o müslümanı kınamak aslında o işin yapılmasına izin veren Allah’ı kınamaktır.

O sıralar Peygamberimiz geçim sıkıntısı içerisindeydi. İlk dört yıl boyunca Hz. Peygamberin hiçbir gelir kaynağı yoktu. Hicri 4. Yılda Beni Nadir kabilesinin sürgün edilmesinden sonra, onların topraklarından bir kısmı, Allanın emri ile Hz. Peygamberin kullanımına ayrıldı. Fakat bu da onun ailevi gereksinimleri için yeterli değildi. Diğer taraftan Peygamberlik görevi o kadar ağırdı ki, bedeninin, zihninin ve kalbinin tüm enerjisini ve zamanının tümünü harcamasını gerektiriyordu ve hayatını kazanacak zaman ve enerjisi kalmıyordu. Ekonomik zorluklar nedeniyle eşleri kendisini huzursuz ediyorlar, ondan harcamaları için para istiyorlardı.

Allah şöyle buyurdu: innellahe ve melaiketehu yu-sallune alen-nebiyyi. Ya eyyühelleziyne emanu sallu aleyhi veselimu teslima: Muhakkak Allah ve Melekleri, Peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona saiat edin ve içtenlikle selam edin. (Ahzab: 56).

Yüce Allah bu ayetlerle: “Ey kafirler, siz onu le­keleyerek gözden düşürmek için ne kadar iftira atarsanız atın. Bu konuda başarısızlığa uğrayacaksınız. Çünkü ben ve meleklerim ona salat ediyoruz. Benim rahmet ve bereketim onunla birlikte iken ve meleklerim “Ey Alemlerin Rabbi, Mu-hammed’i daha yüce makamlara çıkar, Onun dinini yay ve geliştir, “diye geçe gündüz dua ederken, sizler fitne ve tu- zaklarınızla Peygamberime hiçbir zarar veremezsiniz. O halde ey Allah’ın Resulü Muhammed a.s. vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar. Siz de onun değerini takdir etmeli ve ona karşı kafirlerin ona olan düşmanlıklarından daha fazla sevgi beslemelisiniz. Onun iyiliğini istemeli ve “Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize karşılıksız nimet ve lütüflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz Rahmetini gös­ter, Onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve Ahi-rette sana en yakın olma şerefini bahşet” diye dua et­melisiniz.

Bu emir geldiğinde sahabeden bir çoğu Hz. Pey­gambere (sav) gelerek”Ey Allah’ın Resulü, bize nasıl selam vereceğimizi öğrettin. Fakat biz sana nasıl salat edeceğiz? “diye sordular. Bunun üzerine Peygamber efendimiz onlara aşağıdaki dualarda öğretilen şekilde salat etmelerini emretti:

 

salli.jpg

“Allahümme salli ala Muharnmedin ve ala âli Mu­hammed. Kema salleyte ala İbrahime ve ala âli İbrahim. İnneke ha m id ün mecid”.

Salavat dualarını peygamber efendimiz ve onun al’i için okuyoruz. Ahzab: 56. Ayete göre her müslümanın Pey-gamberemize salat etmesi farzdır. Peygamberimizin isminin anıldığı her yerde salavat okumak ise vaciptir. Bunun ha­ricinde peygamberimize salavat okumak bize hem sevap kazandırır hem de onun şefaatına ermemize vesile olur. Fakat bunların manalarını bilerek okumak çok önemlidir. Manası ise şöyledir: Ey Allahım, Muhammed’e ve O’nun aline salat eyle.Tıpkı İbrahime ve O’nun aline salat ettiğin gibi.Muhakkak sen Hamid’sin, Mecid’sin.”

Salavat, Allah’tan kula olduğu zaman bağışlama, mer­hamet, lütuf ve ikramdır. Allah size salat edendir. Melekleri de size salat edendir (Ahzab-33). Kullardan Allah’a olduğu zaman ise duadır,, ibadet manasınadır.

Salavat getirmekle, ilk olarak; Rabbimizin “Ey mü’minler, ey ahiret gününe inananlar! Peygamberime salat edin” emrine uyuyoruz. Biz Peygamber efendimiz için namazda dua ediyoruz. Namazda okuduğumuz tahiyyatın en sonunda getirdiğimiz şehadet cümlesinde melekler “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (sav) nin onun kulu ve resulü olduğuna şahitlik ediyorlardı. Biz de namazlarımızda şahadet ederken Allah’ tan başka ilah olmadığına ve Peygamber efendimizin Allah’a kulluğu ve Rasüllüğünü hakkıyla yerine getirdiğine şahitlik yapıyoruz.

Şahadetten hemen sonra

 

ALLAHÜMME: Ey Allah’ım”, diyoruz. SALÜ ALA MU-HAMMEDİN: Muhammed’i yücelt” Gerçekten o sana hak­kıyla kulluk yapmış ve risalet görevini yerine getirmiştir. Senden aldığı emri, vahyi bizlere ulaştırmış ve hem de bu ayetlerin hayatımıza nasıl tadbik edileceğini pratik olarak bize göstermiştir. Öyleyse ya Rabbi, Muhammed1 e salat eyle, onun şanını yücelt.

Fakat Rabbimiz, bu dünyadan göçüp gitmiş olan pey­gamber efendimizin şanını nasıl yüceltecek? diye bir soru aklımıza gelebilir. Rabbimizin peygamberi (a.s.) in şanını yüceltmesi demek ahiret alemindeki derecesini yükseltmesi, kendi katındaki lütuflarını, ikramlarını çoğaltması demektir. Peygamber efendimizin getirmiş’ olduğu dinini yayması ve geliştirmesi demektir.

 

VE ALA ALİ MUHAMMEDİN: Muhammed’ in alinede salat et.

Peki Muhammed’in Âl’i ne demektir. Bazıları Mu-hammedin a’li onun ev halkıdır’demişler. Bir kimsenin ehli dendiği zaman, dostu yada yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları, aile halkı anlaşılır. Halbuki burada al kelimesi geçmiştir. Bir kimsenin Âli dendiğinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaşları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Kur’an Â’li Firavn kelimesini bu manada kullanır. O halde A’li kelimesi sadece Hz. Peygamberin ev halkını değil, O’nu takip eden ve O ‘nun sünnetine uyan herkesi içine alır. Muhammed (sav)’in yolunda olmayan kimseler, O’nun ev halkından, akrabasından bile olsalar Â’li Muhammed de­ğildirler. Bunun tam tersine O’nun yolunda gidenler, O’nunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da A’li Muhammed’ dendirler. Yani Â’li Muhammed, Muhammed ümmeti demektir.

Bir duada samimiyetin ölçüsü, onu gerçekleştirmeyi ne kadar istediğimizdir. Eğer gerçekten Allahln dini, Allahın re­sulünün sünneti, onun şanı yükselsin diye dua ettiğimiz halde, bu şekilde çalışmıyorsak, Allah katında yalancılıktan kurtulamayacağız demektir.

Bizler namazda diyoruzki “Allahümme salli ala mu-hammedin ve a’li Muhammed: Ey Allahım, Muhammedi ve A’lini yücelt. Ya Rabbi onları hoşnut eyle. Onlara salat eyle diyoruz” Allanın salat ettiği insanlar elbette rezil insanlar olmayacaktır. Allanın salat ettiği insanlar, Allah’ın yücelttiği insanlardır. Allah’ın salat ettiği toplumlar, Allah’ın yücelttiği toplumlardır. Öyleyse ben salat etmekle: Allah’ım sende biliyorsun ki namazımla, orucumla, zekatımla, ticaretimle, siyasetimle, düğünümle, aile anlayışımla, çocukları terbiye edişimle, Peygamberimin ve ümmetinin şu dünyada yücelmesini, huzurlu yaşamasını ve bu dünyadaki gayretinin sonucu anirette senin rahmetin vesilesiyle yüceltilmesini, cennette en güzel ikramlara nail olmasını istiyorum. Ya Rabbi, işte ben çalışıyorum, gayret ediyorum ve sana da yal­varıyorum. Ben üzerime düşen bütün vazifeleri yaptıktan sonra bu konuda senden yardım etmeni istiyorum” demektir.

Bu şekilde neyi istediğimizi ortaya koyduktan sonra, Rabbimizden nasıl bir salat istediğimizi belirtiyoruz.

KEMA SALLEYTE ALA İBRAHİME VE ALA Â’Lİ İBRAHİM: Tıpkı İbrahim (as)’a ve onun ümmetine salat ettiğin gibi salat eyle yarabbi. İbrahim (as)’a ve ümmetine nasıl salat ettiysen, onları nasıl yücelttiysen, Peygamber efendimizi ve onun ümmeti olan bizleri de o derece yücelt Yarabbi, diyoruz.

İbrahim (as) Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Rabbi de onu seçti ve yola eriştirdi (Nahl:22). İbrahim (as) birtakım im­tihanlardan geçirilip bunları başardı. Bunun üzerine Allahu Teala İbrahim (as)’a şu şekilde salat etti, O’nu insanlara imam kıldı. İbrahim ve ismail (as), kabenin duvarlarını yükseltirken “Rabbimiz şu amelimizi bizden kabul eyle. Bizleri müslüman kıl ve bizim neslimizden öyle bir peygamber getir ki senin kitabını okusunlar, senin ayetlerini yaşasınlar, in­sanlara öğretsinler, onları içine düştükleri pislikten temizlesinler” diye dua etmişlerdi. Rabbimiz onların dualarını kabul ederek salat etti. ibrahim (as)’ in soyundan birçok pey- ■ gamberler ve ahir zaman nebisi Hz. Muhammed (as)’ı gönderdi. Dünyada ve ahirette seçkinlerden kıldı(Bakara:)124-132). Peygamber Efendimiz “Ben atam ibrahimin duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Amine’nin rüyasıyım” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Bizler halen ibrahim(as)’ın bir çok sünnetlerini işlemeye devam ediyoruz. Hacca gittiğimizde, onun bina ettiği kabeyi, onun yaptığı gibi tavaf ediyoruz. Onun namaz kıldığı yerde, makam-ı İbrahimde namaz kılıyoruz.

“Yarabbi, İbrahim ve ümmetine salat ettiğin gibi salat et İbrahim (as)’ın soyundan nasıl sayısız peygamberler gön-derdiysen, Muhammed (as)’ın ümmetinin içerisinden o pey­gamberlerin sünnetini ihya edecek alimler yetişir. Öyle alim­ler gönder ki o alimler insanlara senin kitabını okusunlar, senin ayetlerini yaşasınlar, insanlara öğretsinler, onları içine düştükleri pisliklerden temizlensinler”.

İbrahim (as) bizim gibi mal mülk bırakma endişesiyle değil de “Ya Rabbi, o gelecek olan nesilden bir peygamber gönder diye dua ediyordu”. Demek ki atalar evlatları için ahirette istikbal bırakma endişesinde olacaklar. Eğer salih bir evlat bırakılırsa, amel defterleri kapanmayacaktır. (Müslim ve Diğerleri Vasiyet Bahsi) Çünkü arkasında bıraktığı salih evlat onun ardından dua edecektir. Yapmış olduğu güzel amelleriyle atasına rahmet okutacaktır.

Bu duayı okuyan bizler, bu amaç için çalışacağız .Ki­tabımızdan İbrahim (as)’ın ve onun neslinden gelen pey­gamberlerin siyretini öğrenerek, bunlar gibi olmaya, çocuklarımızı bunlar gibi yetiştirmeye çalışacağız. Allanın dinini ve peygamberin sünnetini kim yüceltecek dendiğinde, sağına ve soluna bakmadan, ben varım diye ortaya atılacağız.

Yüce Allah peygamberimize salat etmeyi bize em­retmekle, ona hizmet etmemizi, onun yücelmesi için çalışmamızı istemiş. Halbuki toplumda yaygın olan salavat anlayışı Peygamberi kendisine hizmet ettirerek insanların kendilerini üstün getirmeye çalışmaları yönündedir. Mesala herhangi bir hastalıktan kurtulmak, imtihanda başarılı olmak, işinin rast gitmesi için Peygambirimizin isimlerini yazarak taşımak ya da (4.444 kere) salat-ı nariye okumak gibi uygulamalar yanlış bir safavat anlayışı olup doğrudan doğruya sihirbazlıktır. Aksine bu salatı okuyan bizler, dükkanımızda bulunan eşyalardan, arabamızda bulunan resimlerden, yaşadığımız hayattan acaba Resullallah a.s. razı olur mu? diye düşüneceğiz. Bir düğün yaptığımızda, bir işe elimizi attığımızda acaba bu yaptıklarımla peygamber efendimize salat mı ediyorum yoksa onun dinini, onun sünnetini bal­talıyor muyum? diye tefekkür edeceğiz. Söylediklerimizle yaptıklarımız birbirine zıt olmayacak.

Bir taraftan “Yarabbi, Peygamberimize ve onun üm­metine salat eyle. Onları yücelt. Aziz et” diye dua ettiğimiz halde, diğer taraftan üzerimize hiçbir sorumluluk almamak olmaz. Bir yandan salavat okuyup diğer yandan “Allahım biz yapacağımızı yapıyoruz. Namazımızı kılıyoruz. Orucumuzu tutyoruz, vs. vs. O Peygamberi sen yüceltiver. Bizim başka işlerimiz var. Bizim dükkanımız,okulumuz, markımız var” diyemeyiz. Salavatla Peygamber efendimizin hoşnut olmasını isterken, çocuklarımızı onun sünnetini yaşatacak kimseler olarak yetiştirmeye çalışmamamız iki yüzlülüktür. Böyle bir duruma düşmemek için salatın anlamını çok iyi bilip, hayatımızı ona göre düzenlememiz gerekmektedir.

Bir de Peygambere salat etmek onun hoşnut olmasını istemek olduğuna göre; Peygamberimizin hangi amellerden, hangi çalışmalardan hoşnut olduğunu iyice öğrenmemiz ge­rekiyor. Bu bilgileri Peygamber Efendimiz ve onun ashabı hakkında uydurulmuş efsanelerden, asılsız hikayeler ve şi­irlerden değil, Allah’ın kitabından ve Peygamberimizin sahih sünnetinden öğreneceğiz. Yoksa onu hoşnut edeceğiz derken kızdırabilir, onu yücelteceğiz derken küçültebiliriz. Unut­mayalım ki her türlü kötülük cahillikten doğmaktadır. Peygamberimiz bu gerçeğe işaretle “Alimin uykusu, (bilmeden ibadet eden) abidin ibadetinden hayırlıdır” buyuruyor. (Tirmizî İlim Bahsi).

Eğer bizler okuduğumuz salavatta samimi isek, onun dinini, onun sünnetini yüceltebilmek için kendi kafamızdan öl­çüler koymayacağız. Bazılarına göre bu ümmetin yücelmesi teknolojiye sahib olmak, bazılarına göre zengin olmak, bazılarına göre şu veya budur. Her konuda olduğu gibi burada da yapmamız gereken tek şey, Rabbimizin koyduğu ölçüyü tanıyıp Peygamberimizi ona göre yüceltmemizdir.

Allah’ın yardımı peygamberine salat edenleredir. Allah’ın rahmeti O’nu ve sünnetini yaşatmaya çalışanlar içindir. Zaten salat, Peygambirin, Allah’tan sonra ümmete en büyük nimetler veren kimse olduğunu idrak eden her müslümanın tabii duasıdır. Bir kimse iman ve islamın değerini ne kadar iyi anlarsa, Hz. Peygamberin (sav) bu ümmete verdiği nimetlerin değerini de o derece iyi anlar. Bir başka deyişle salat, Hz. Peygamberin (sav) dinine olan bağlılığını ve onun imanın nimetlerini kavrayıp kavarayamadığının ölçüsüdür. Bu yüzden Peygamberimiz: “Bana çok salat gönderen kimse, kıyamet gününde bana yakın olmayı hakedecektir” buyuruyor (Tirmizi).

En sonunda diyoruz ki:

 

İNNEKE HAMİDÜN MECİD; Ey Allahım, sen hamid’sin, Mecid’sin. “Yarabbi hiç şüphesiz sen övgüye layık olansın. Çok yüce olansın. Yani tüm bu sayılanları ve sayamadıklarımızı biz gerçekleştirmek istiyoruz. Ancak senin yardımın olmadan bunları yapamayacağımızın farkındayız.

Bize yardım edecek, muvaffak kılacak yegane varlık sensin. Sen herşeye kadir olansın”.

Peygamber efendimizin öğrettiği salavat dualarından biri de “Allahümme barik” duasıdır.

 

barik

ALLAHÜMME BARİK ALA MUHAMMEDİN VE ALA ÂLİ MUHAMMED: Ey Allahım Muhammed’e ve O’nun ümmetine bereket ihsan eyle! Onları mübarek kıl. Kema barekte ala İb-rahime ve ala a’li İbrahim: Tıpkı ibrahim(as) ve O’nun üm­metini mübarek kıldığın gibi. İnneke hamidün, mecid: Muhakkak sen, hamidsin, mecidsin.

Bereket, bazılarının anladığı gibi, çok çocuk, çok para, çok mal demek değildir. Bütün bunlar insanı azdırır, ce­hennemin yolunu açarsa asla bereket değildir. Bereketin anlamı:Kişideki birikimlerin onu cennete götürecek bir özellik kazanmasıdır. Bir kabul görme, mübarek olma demektir. Mübarek olan bir şey allah katında kabul olmuştur. Bereket, insanlarla cehennem arasına konulmuş bir barikattır. Zaten insanları cennete taşıyan şeyler Allah’ın kendilerinden razı olduğu şeylerdir. Bereket hayırlı çokluk demektir.

Ey Allahım Muhammed ümmetini de bereketli kıl. Be­reket hayırlı çokluk demekir. İki türlü çoğalma vardır. Birisi sayısal olarak çoğaltmak, diğeri kalite olarak çoğaltmaktır. Yani birisi nüfus yoluyla çoğaltmak, diğeri ise insanları irşad etmek suretiyle şuurlu kimseleri çoğaltmaktır.

: Öncelikle Muhammed ümmetini nüfus olarak ço­ğaltacağız. Namazlarımızda “Allahım Muhammed ümmetinin sayılarını artır” diye dua ettiğimiz halde, onun çoğalması için çalışmıyor da aksine nüfus planlaması adı altında Muhammed ümmetinin kökünü kesmeye destek veriyorsak, bizim salavat okumamız nereye gitti. “Allahım Muhammed ümmetinin şuurunu artır. Şuurlularını artır” diye dua ettiğimiz halde. Muhammed (sav)’ın bir temsilcisi olarak insanların arasına karışıp, onun dinine şuurlu insanlar kazandırmak için davet çalışmaları yapmıyorsak, bizim salavat okumamız nereye gitti. Bizler hem Allah’a secde eden, Pey­gambere salat eden insanların çoğalmasına gayret edeceğiz hem de Allah’ın yarattığı dünyada yaşayıp, onun yarattığı rı-zıklardan yediği halde şeytana kulluk eden, şeytana salavat okuyan, tağutların çoğalmasına çalışan insanları islamın sa­fına çekerek Muhammed(sav)’e salavat okuyan insanlar ha­line getireceğiz. Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. Sa-lavatımızda samimiyetimizi ancak böyle ortaya koyabiliriz. Yoksa “Allahım beni bu İşe karıştırma. Ben dükkanımla, tezgahımla, çocuklarımla, hanımımla uğraşayım. Ben pikniğe gideyim, villalar yaptırayım, son model arabalar alayım; müs-lüman en iyi evde oturmalı, en iyi arabaya binmeli” diyerek Muhammed ümmetinin sayı ve kalite açısından çoğalması için çalışmayanlardan olmaktan Allah’a sığınırız. Bizim çabamız bu ümmetin çoğalması, bereketlenmesi yolunda olmalıdır. Bizim çabamız, Allah’ı razı ederek cenneti kazanmak olmalıdır. Elimizle, dilimizle ve tüm kalbimizle: “Ya Rabbi, Muhammedi   ve  onun   ümmetini   bereketlendir,   mübarek kıl’…”

KEMA BAREKTE ALA İBRAHİME VE ALA ÂLİ  İBRAHİME : Tıpkı İbrahim(as)’ın en büyük mücadelesi putlara karşı kıyamıydı. Bizi de hayatımızda Allah’ın yolundan alıkoyan putlar varsa onları parçalayacağız İbrahim(as) gibi. Önce namazla kendi içimizde kıyam edeceğiz. Namaz ve zekatla içimizi her türlü paslardan, sahte inançlardan, batıl din-

lerden ve uydurma tanrılardan temizleyeceğiz. Sonra, Allah’tan başkasını “ilah, rabb, melik” kabul etmemek üzere kıyam edeceğiz. Yalnızca Allah’a ibadet etmek üzere rüku ve secde eden insanlarla kardeşlik bağlarımızı kuvvetlendireceğiz. İçimizdeki ve dışımızdaki putları parçaladığımız zaman Rab-bimiz bizi tebrik edecek, yaptığımız amelleri mübarek kılacak ve bizlerden razr olacaktır.

Bizler rastgele herbir iş yapana varıp ta Aliah mübarek etsin diyemeyiz. Bunu ilk önce gözden geçireceğiz. İbrahim (as)’ın sünnetine uygun mu? Muharnmed (as)’ın sünnetine uygun mu? Peygamberimiz bunu tebrik etmiş mi? Mu-hammed (as) şu anda burada olsaydı bu yapılan işi tebrik eder miydi yoksa etmez miydi? Gözden geçireceğiz. Namazda salavat okuduğumuz için Muhammed ümmetine uygun olan işleri tebrik etmemiz gerekmektedir. Eğer gerçekten namazda okuduğumuz salavatta samimi isek, İslama uygun olmayan düğünlere mübarek olsun diyemeyiz. Yapacağımız şey güzel bir üslupla, bu yaptıklarının doğru olmadığını, en güzelinin İslama uygun düğün yapmak ol-duğunu söyleyerek onları uyaracağız.

 

 

 

 

İNNEKE HAMİDÜN MECİD: Şüphesiz sen hamidsin, çok yüce olansın ya Rabbi. “Biz Muhammad ümmetinin be­reketli olması için çalışacağımıza söz veriyoruz. Bu konuda da yardımı senden istiyoruz. Sen varlığın diliyle öğülen, ham-dedilmeye layık olansın. Sen şanı ve şerefi yüce olansın. Hiçbir kuvvet tarafından mağlub edilemeyesin. Güzel işlerinden dolayı öğülüp sevilensin. Bize yardım et. Bizi hem dünyada hem ahirette aziz et. Ümmeti Muhammed’in sayısını ve kalitesini çoğalt ya Rabbi. Bizi salat edenlerden ve cennette Peygamberimize komşu olanlardan et, ya Rabbi”.

 

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ ”TAHİYYAT DUASI”

 

TAHİYYAT DUASI

Peygamberimiz Kureyş kabilesindendi. Bulunduğu top­lumun şeref ve şanca en yüksek soyuna sahipti. Küçük yaşta babadan ve anadan yetim kaldı. Çocukluğu dedesinin ve amcalarının himayesinde geçti. Fakir bir hayat sürdü. Koyun çobanlığı yaptı. Toplum içerisinde doğruluğuyla ve dürüstlüğüyle ün yapmış, bu konuda herkesin parmakla gösterdiği birisi olmuştu. Ahlakıyla ve faziletiyle örnek biriydi ve başkaca bir nimete sahip değildi.

Yirmi beş yaşına gelip de Hz.Hatice ile evlendiği zaman sınıf atladı. Daha önceden toplumun en fakir kimselerinden biriyken o zamanlar Mekke’nin en zenginlerinden olan Hz. Hatice ile evlenmekle, aristokrat tabakaya geçti. Artık temiz bir zevceye, toplum içinde itibarlı ve saygın bir mevkiye sahipti. Toplum kendisini emanet ve doğruluk noktasında öylesine kabullenmişti ki Hacerül Esvet taşının yeniden tamir edilen Kabe’nin köşesine konulması sırasında onun verdiği hükme teslimiyet göstermişlerdi.

Onun toplum içindeki bu konumu, kırk yaşlarında iken Hıra mağarasında gelen vahiyle birlikte değişiverdi. Ne zaman ki insanlara Allah’ın dinini anlatmaya başladı. Daha önceden kendisine dost görünenler düşman oldular.Önceleri onunla alay ettiler. Sonra deli mecnun, insanların arasını ayıran bir sihirbaz olduğu söylentilerini yaydılar. Bu da başarılı olmayınca ona kadın, para ve iktidar teklif ettiler. “Biz bunları senin kendi kafandan uydurduğunu zannediyoruz. Sen söylediğin bu şeyleri menfaatin için istiyor olabilirsin”[1] Eğer istediklerin bunlarsa bizi boşuna uğraştırma. Sana istediklerini peşin peşin verelim”, dediler. Bunun üzerine o kulluk önderinin cevabı: “Size değil bunları vermek, ayı sol elime, güneşi sağ elime verseniz, ben bu davamdan vaz­geçmem”, demek oldu.

Bütün diliyle Allah’ın davasını anlatmaktan vazgeçmedi. Eskisinden daha kararlı ve azimli bir şekilde buna devam etti. Bunun üzerine toplumun liderleri, gazetecileri tarafından ona karşı yoğun bir propaganda başlatıldı. Bu delidir, yobazdır, diye.Bütün bedenini ibadete harcadı. Gündüzleri insanların eziyet ve işkencelerine tahammül ederek onları Allah’ın yoluna davet ediyor, geceleri ise namaz kılıyor ve Kur’an oku­yordu [2]

Bütün malını Allah’ın davası yücelsin diye harcadı. Öyle ki kısa sürede malı eriyiverdi. Eskisinden daha fakir bir duruma düştü. Ona inanan ve onu tasdik eden insanlar da aynı durumdaydılar. Mallarını kaybediyorlar, ticaretleri sürekli engelleniyordu. Üstüne üstlük peygamberimiz dünyaya gelen iki oğlunu da arka arkaya kaybedince bütün müşrikler ona olan eziyetlerini artırdılar. El yarası geçer, dil yarası geçmez, derler. Onlar ona her türlü küfür, hakaret nevinden işkenceyi tattırmışlardı ama bu hepsinin üzerine tuz biber ekti. Hepsi ona ebter diyorlardı.

“Bu Muhammed (haşa) delidir/Aklını kaybetmiştir. Ken­disine cinler musallat olmuştur. Eğer öyle olmasaydı toplum içindeki böylesine saygın yerini kaybetmezdi. Ticaretinde iflas etmez malını üç beş fakir ve köleye, ne olacağı belirsiz bir dava uğrunda harcamazdı. Eğer Rabbim dediği Allah onu gerçekten sevseydi, onun elinden malını ve iki tane evladını almazdı. Artık Muhammad’in adını devam ettirecek bir erkek evladı kalmamıştır. Soyu kesilmiştir. İşinde başarısız olmuştur.

Toplum içinde itibarını kaybetmiştir. Böyle birinin ardından gidenlerin, ona inananların aklı yoktur” demeye başladılar. Bu sözler onu çok incitmişti. Bunun üzerine Rabbi ona Kevser’i verdi. Kevser öyle bir hayırdı ki ondan önce başka hiç kimseye nasip olmamıştı. Ayrıca yüce Rabbimiz gerçek başarının ne olduğunu da açıklıyor, kendilerine va-adettiği Kevser nimetine karşılık eskisinden daha fazla dille, bedenle ve malla yaptıkları ibadetlerini artırmalarını istiyordu.[3]

Müşrikler müslümanlara eziyete devam ettlir. Bu iş­kencelere daha fazla tahammül edemeyen müslümanların bir kısmı Peygamberimizden izin alarak Habeşistan’a hicret ettiler. Müşrikler çoğu zayıf kimselerden oluşan bu müslümanları geri istemek üzere Habeşistan’a bir heyet gönderdiler. Fakat Habeşistan kralı Necaşi kendisine sığınan müslümanları haklı görerek vermeye yanaşmadı. Bu durum Mekke’deki Allah düşmanlarını iyice kudurttu. Bir araya gelerek Peygamberimize inananlar ve inanmayanlar da dahil olmak üzere onu destekleyen herkese karşı boykot kararı almaya karar verdiler. Kabe’nin duvarına astıkları bu metne göre “Ya Muhammed’in kafası koparılarak kendilerine teslim edilecek, yahutta onlardan her türlü alışveriş ve dış dünya ile bağlantılar koparılarak Ebu Talib ma­hallesine hapsedileceklerdi”… Bu boykot onları öylesine güç duruma düşürdü ki çektikleri acı ve ızdırap anlatılamaz. Bu durum yaklaşık üç yıl sürdü. İnsanların ahi figanı arşa yükseldi.

Sonunda bu badireden kurtuldular. Ama hemen ar­kasından Hz. Hatice’nin ve Peygamberimize arka çıkan amcası Ebu Talib’in arka arkaya vefatları, adeta Peygamber

Efendimizin iki kanadının kırılması olmuştu. Ebu Talib’ten sonra kabilenin başına en büyükleri olan Ebu Leheb geçti. Allah’ın ve Resulü’nün en azılı düşmanlarından olan Ebu Leheb, Kureyş kabilesinin desteğini onun üzerinden kaldırdı ve yeğenini toplum dışı ilan etti. Bu dışlama üzerine Mekke’de durum o kadar ciddileşti ki Rasulullah’ın şahsına karşı hergün olaylar çıkıyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz kendisini şehir dışında himaye edecek bir merci aramaya karar verdi.

Bunun için Taif’i düşündü. Burada kendisine akraba olan üç tane başkan vardı. Birgün Mekke’yi gizlice terketti. İki gün yayan yürüyerek Taife vardı. Fakat halka islamı anlatmak için izin istediği üç akrabası da yardım etmek bir tarafa onu alaya aldılar. Üstelik sokak çocuklarını ve köleleri kışkırtarak onu taşa tutturdular. Peygamberimiz kendini her tarafı taşlardan yaralı bir vaziyette Taif dışına attı. Bir ağacın altına oturdu. Burada ellerini açıp şu meşhur duası ile Allah’a yalvardı: “Ya Rabbi, kuvvet ve kudretimin en zayıf haliyle, elimdeki çare ve vasıtaların en basitiyle, insanların gözünde ifade ettiğim en hafif şahsiyetimle senin huzurunda sana yal­varıyorum ve sana sığınıyorum.”

“Ey merhametlilerin en merhametlisi. Sen sıkıntı ve zulüm altında zayıf düşmüş olanların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun. Beni sertlik ve haşinlik içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa, davamda bana hüküm geçirteceğin bir düşmana mı? Gerçekte benim üzerime çöken bu musibet ve eziyet şayet senin bana karşı bir gazab ve öfkenden ileri gelmiyorsa ben buna aldırış etmem ve gönülden tahammül ederim. Fakat senden gelecek bir himaye ve koruyuş her zaman çok daha hoştur. İster bu dünyada, ister ahirette, her işi nizamlayan ve karanlıkları, cahiliyyeyi, aydınlığa boğan senin yüzünün nuru al­tında, inecek gazabın yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp korunabileceğim bir sığınma makamı arıyorum. Sen hoşnut oluncaya kadar benden gelecek tevbe ve istiğfara sen layıksın. Kuvvet ve kudret ancak sendendir.”[4] Takatsiz ve yorgun bir vaziytte doğduğu şehrin etrafını çeviren tepelere varabildi. Şehre ancak boykotun kaldırılmasında etkili olan insancıl başkanlardan Mut’im bin Adiy isimli liderin hi­mayesinde girebildi.

 

gül

İşte bütün bu çilelerin içerisine garkolmuş durumdayken, Allah, kulu ve Rasulü Muhammed’e ikram eder. Bir gece Rasulullah uzanıp yattığında, kendini uyku ile uyanıklık arasında hissettiği bir sırada Cebrail isimli melek gelir ve Rasulullah’ın göğsünü yarıp kalbini yıkar. Bu işi bitirmesini müteakip kendisine Burak adını taşıyan gayet debdebeli bir binek getirip arzeder. Ve böylece Peygamberimiz onunla Mescid-i Aksa’ya gider. Oradan da Miraca çıkar. Sırayla yedi kat semayı geçer. Buralarda kendinden evvel gönderilmiş peygamberlerle tanışır. Sonra sidre ağacı ile işaretlenmiş sınırda. Sidret’ül müntehada, Cebrail şöyle der: “Şayet ben bu sınırın ötesine geçecek olsam, Allah’ın ilahi bir tecellisi ile mahvolurum. Ancak sen bir davetlisin, ilerle”… Ve böylece Peygamberimiz yüce Rabbinin manevi yakınlığına nail olur.

 

 

Peygamberimiz Rabbini şöyle selâmlar:” Ettehiyyatü lil-lahi ves-salavatü vet-tayyibatü” “Benim   dilimle, bedenimle ve malımla yaptığım ibadetlerin tamamı, saygıya ve hürmete layık olan Allah içindir”.

Rabbimiz ona şu cevabı verir: “Es-selamü aleyke ey-yühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü1’ “Benim se­lamım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Pey­gamberim”.

Ümmetine çok düşkün olan Peygamberimiz: “Es-selamü aleyna ve ala ibadillahis-salihiyn”… “(Ya Rabbi) senin selamın bize ve (İslama gönül vermiş ve onun ölçülerine göre yaşamaya çalışan) salih kullara da olsun”.

Bu konuşmaya şahit olan tüm kainat ve melekler hep birden: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne mu-hammeden abduhu ve resulühü” “Biz kesin bir bilgi ile bilir ve ilan ederiz ki Allah birdir. Ondan başka İlah yoktur. Yine bilir ve ilan ederiz ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve ra-sülüdür”, dediler.

Bundan sonra Allah, kulu Muhammed’e vahyetmek istediği şeyi vahyetti [5]. ve on iki emri inzal buyurdu[6]. Hadislerde belirtildiğine göre, Allah, Muhammed kuluna pek cömert davranarak Allah’ın birliğine inanan ve Muhammad’i peygamber olarak kabul eden bütün müslümanların, inancına ve ameline şirk karıştırmadan yaşamışlarsa, selamete ereceklerini müjdeler.

Daha sonra Cenabı Hak, semavi arşında bulunan ilahi hazinelerinden elimizde bulunan Kur’an’ın bakara suresi, son iki ayeti kerimesini bu yolculuğun bir hatırası olmak üzere he­diye eder. Bu ayetlerde Allah’ın hiç kimseye, güç ve ka­biliyetini aşan bir mükellefiyet yüklemeyeceğini, herkesi gücü ve kabiliyeti oranında sorumlu tutacağını açıklıyordu. Bu gerçekten büyük bir ilahi   lütuf ve rahmetti.[7]

En sonunda da günde beş vakit namazı müslümanlara farz kıldı. Bu öyle büyük bir nimetti ki günde beş vakit na­mazla, o peygamberin ümmeti olan bizler de miraca, Allah’ın huzuruna çıkıyorduk. Rabbimizle konuşuyor, ona halimizi ar-zedebiliyorduk.

Tahiyyatı milletler planında düşünürsek, günümüzdeki müslümanların durumları, Peygamberimiz ve ashabının o günlerdeki durumlarından pek farklı değildir. O günde müş­riklerin ambargosu vardı. Bugün de Bosna Hersek, Libya, Irak, Azerbeycan, Filistin, Tacikistan… Halkı müslüman olan ülkelere kafirler tarafından boykot ilan edilmiştir. Şartlar aynı olmakla birlikte, bu şartlara karşı asrı saadet müslümanlarının takındıkları tavırlar ile günümüz müslümanlarının takındnıkları tavırlar farklıdır. O günün müslümanları ancak Allah’a saygı ve hürmet gösteriyor ve Allah’ın dinini anlatarak selamete kavuşacaklarına inanıyorlar ve buna göre yaşıyorlardı. Bu günün müslümanları ise Amerika, Avrupa gibi güç odaklarına, sermaye çevrelerine saygı ve hürmet göstererek selamete ulaşacaklarına inanıyorlar.

Bu yüzden de bir türlü selamete çıkamıyorlar.

Fert planında düşünürsek, o günün müslümanı her türlü baskıya, şiddete ve açlığa rağmen Allah’ın dinini yaşamakta ve anlatmakta buluyordu selameti. Çünkü rabbimizin “üzül­meyin, gevşemeyin. İnanıyorsanız en üstün sizsiniz” va­adine iman etmişlerdi. Bugünün müslümanı ise selameti sus­makla, müslümanlığını gizlemekle ve uzlaşmakla bulacağını sanıyor. O günün müslümanı Allah’ın rahmetininin amelle ka­zanılacağını bililordu. Bu nedenle de gücünün yettiğince bütün amelleri işlemeye gayret sarfediyordu. Bugünün müslümanı ise Allah’ın rahmetinin kalp temizliğinde, sadece bir dinin, bir peygamberin, bir velinin mensubu olmakla yetiniyor. Amelsizliğine bunları vesile kılıyor. O günün müslümanı bereketi, malını Allah yoluna harcamakta buluyorlardı. Günümüz müslümanı ise malını vermekten çekinmektedir. Bundan dolayı da müslümanlar giderek fakirleşmekteler.

Kıldığı namazı ile Peygamberi gibi miraca çıktığının bi­lincinde olan bir müslüman huzurda rabbiyle şöyle konuşuyor. Ettahıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü: “Benim dilimle, bedenimle ve malımla yaptığım ibadetlerin tamamı, saygıya ve hürmete layık olan Allah içindir.

ETTAHIYYATÜ LİLLAHİ[8] Dilimle yaptığım sözlü ibadetler, ağzımdan çıkan her iyi söz Allah içindir. Ya rabbi, ben ancak sana hürmet eder ve sana saygı duyarım. Senin yoluna özenirim. Senin yolunun yolcuları olan Peygamberlere, sıddıklara, şehitlere, salihlere özenirim. Yaptığım işleri ancak senin hatırın için yaparım. Dilimi senin davan yücelsin diye kullanırım. Bütün mülkün senin olduğunu, ondaki tasarruf hakkının sana ait olduğunu, büyük olduğunu, her türlü noksan sıfatlardan uzak olduğunu bilir ve tebliğ ederim.

 

VES-SALAVATÜ[9] Bededenimle yaptığım bütün ibadetler de senin içinder ey RabbimL. Dilimle yaptığım tüm teşbih, tahmid tekbirlerden sonra tüm bedenimi de sana teslim edi­yorum. Senin emrine ve hizmetine sunuyorum. Aslında bütün organ ve azalarımın, içinde yaşadığım ve nimetlerinden faydalandığım dünyanın, bütün alemlerin senin emrinde olduğunun bilincindeyim. Bu şuurla bize verdiğin cüz-i iradem ile, zaten senin emrinde olan bu azalarımın kullanma yetkisini de senin emrine amade kılıyorum. Kalbimi senin tayin ettiğin istikamete çeviriyorum, senin hoşlanmadığın amellerden uzaklaşıyor, senin sevdiğin işieri iş­lemeye koşuyorum. Bununla da kalmıyorum:

VET-TAYYİBATÜ[10] Mal ile yapılan bütün ibadetlerimi de sana has kılıyorum. Senin halifen olduğum bilinciyle, emanet olarak verdiğin mallarını senin yolunda harcıyorum. Senin nizamını hayata hakim kılma noktasında seferber edi­yorum, senin vaadinin hak olduğuna inanıyor ve cennete ve kat kat nimetlere sahip olma karşılığında ödünç veriyorum.

 

ES-SELAMÜ ALEYKE EYYÜHE’N NEBBİYÜ: Allah’ın selamı üzerine olsun ey nebi. sen ki Allah’ın o yüce makamda Allah’ın bu selamına; dilini, bedenini ve malını O’nün yolunda harcayarak nail oldun. Selamete erdin. Allah’ın ema-nına, güvencesine girdin. O’nun merhamet ve bereketinden nasiplendin.

Ey peygamberim hoşlanılmayan durumlardan se­lamette olasın.

 

VE RAHMETULLAHİ VE BEREKATÜHÜ: Allah’ın rah­met ve bereketi üzerine olsun ey nebi. Rahmetten maksat, ihsan ve ikramdır. Bereketten maksat da bol hayırdır. Bütün bunları senin için istiyoruz.

Bize gelince; bizler çoğu kez bizim için neyin selamet olup, neyin selamet olmadığını bilemeyiz. Kendimiz için darlık olarak gördüğümüz bir olay, belki bizim için bir kurtuluş vesilesidir. Mesela; Yusuf as.’in hayatına baktığımızda, bir darlık olarak görünen kuyuya ve zindana atılma hadisesi onun için selamet vesilesi olmuştur. Nasıl mı? Kuyuya atılmasaydı öldürülecek,zindana atılmasaydı zina gibi kötü bir fiille karşı karşıya kalıp, kendisine haram işletilecekti. Bizim için de durum bundan farklı değildir. Rabbimize kulluğumuzu engellemeye çalışıp bizi zindana tıkan tağutlar, bunu kendilerinin iyiliği, bizim kötülüğümüz olarak görürken, biz bu durumu tam tersine düşünüyoruz. Bizim zindan hayatımız salih niyetlerimiz ve amellerimiz çerçevesinde hem dünyaları hem de ahiretleri boşa gitmiştir.

Allahü Teâlâ Peygamberimizin üç boyutlu kulluk itirafına üç kutlu mükafatla karşılık verince: Lisani kulluğuna selamet, bedeni kulluğuna rahmet ve merhamet, mali kulluğuna bereket verilince, ümmetine çok düşkün olan Peygamberimiz Rabbimizden bütün bunların bizler için da ol­masını diledi:

ES-SELAMÜ ALEYNA VE ALA İBADİL’LAHİSSALİH

Selam bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Kutlu önderimiz, o yaratıkların en kerimi, en çömerti olan peygamberimiz, yüce divandan üzerine yağan bu eşsiz ni­metleri sadece kendisine hasretmeyip, tüm salihlere da­ğıtarak en üstün sehavet örneğini sundu bizlere. Ve salih kavramının içerisine girecek tüm insanları ve cinleri o yüce makamda andı. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Siz (namazda) selam bizim ve Allah’ın tüm salih kullarının üzerine olsun, dediğimizde: yerde ve gökte olan tüm salihler bundan nasiblenir”.

Burada ayrıca salih olmanın insanı kulluktan çı­karmadığını, aksine onların da Allah’ın rahmetine muhtaç varlıklar olduğu anlatılıyor. Bir de selamı geri almanın şekli öğretiliyor. Birisine selam verdik. Selamımızı almadıysa, verdiğimiz selamı: Allah’ın selamı bizim ve salih kullarının üzerine olsun, diyerek geri alacağız.

Allah’ın salih kullarından olmak makamların en yücesidir. Gerçek hürriyet, gerçek bağımsızlık Allah’a kulluktur. Fiziksel ve ruhsal tüm esaret zincirlerinden azad olmak ancak Allah’ın ipine sarılmakla mümkündür. ‘Allah’ın tüm emirlerine itirazsız rıza göstermek, onun yasaklarından gönül hoşnutluğuyla kaçınmak, yani onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram bilerek bunları hayata geçirmek “ anlamına gelen kulluk, hayatın temeli olmazsa yaşanılan o hayatın ne dünyada ne de ahirette hiç bir değeri olmayacaktır.

Allah’ın huzurunda Rabbimiz ve elçisi Hz. Muhammed as.’in selamlaşmasından sonra, bu huzurda hazır bulunan tüm melekler, alemlerle birlikte hep bir ağızdan bu. şehadeti getirdiler. Tevhid inancını tasdik ettiler. Bu inanca olan bağlılıklarını ve şehadetlerini beyan ettiler. Biz de namazla miraca çıkarız. Rabbimizle konuşuruz. Tüm alemlerle birlikte hep bir ağızdan bu şehadeti getirir ve onu ilan ederiz.

 

kelimei şehadet

Eşhedü en la ilahe illalah, ve eşhedü enne Mu-hammeden abduhu veresulühü: Allah’tan başka ilah olamadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olu-duğuna şehadet ederim.

Tüm tağuti engelleri aşarak haykırıyoruz dünyaya. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Allah’tan başka selamet veren yoktur. Allah’tan başka kurtarıcı yoktur. Dünyada insanlar selamete ulaşmak için birilerini överler. Selameti bazı insanların lehinde konuşmakta, aleyhinde ko­nuşmamakta görürler. Halbuki tahiyyat okuyan ben şahitlik edecek derecede biliyorum ki insan dilini Allah’tan başka kim adına kullanırsa kullansın selamet bulamaz. Çünkü Allah’tan başka selamet verici yoktur, demektedir.

İnsan bedenini birilerinin yolunda onların sevgisini ve rahmetini kazanabilmek için harcar. Bunlar, ana, baba, oğul, millet, vatan yolunda kendi bedeni güçlerini sarfedereler. Halbuki ben şahitlik edecek derecede biliyorum ki bunların hiçbiri rahmet etmeye kadir değildirler.

Allah’tan başka ihsan ve ikram edici yoktur. Allah’tan başka hayra ulaştırıcı yoktur. Bazı insanlar mallarını artırmak amacıyla birilerinin yolunda harcarlar. Mesela A ve B partisine harcıyorlar. Onlar iktidara geldiklerinde malım çoğalsın diye. Veya yine aynı gayeyle falanca spor kiubüne bağışta bulunurlar. Ben şahitlik edecek derecede bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka kimsenin kendisi adına yapılan harcamaları bereketlendirecek, artıracak kuvveti yoktur.

Ve ben yine şehadet ederim ki Muhammed as. O’nun kulu ve rasulüdür. Ben şehadet ederim ki Hz. Muhammed bir peygamberdir ve Allah’ın bir kuludur. O bir ilah değildir. O benim peygamberimdir. Kulluk rehberimdir. O’da benim gibi bir insandır. Ancak Allah ona vahyetmiş, onun şahsında nasıl iyi bir kul olunacağını bize öğretmiştir. O’nun hayatına bakarım. Onun yaşadığı gibi yaşarım [11]

Bir de şehadet kelimesinin birinci bölümünde Allah’ın Hanlığına, ikinci bölümünde ise elçiliğiyle birlikte Hz. Mu­hammed as’ın kulluğuna tanıklık ettik. Yani biz Peygamberimizin kulluğuna şahidiz. Ondan başkasının kulluğuna şahit değiliz. Başkalarının kulluk yapıp yapmadığını ancak O’ bilir[12]. İnsanlar arasında çok ihlaslı, çok muttaki görünen birisinin, yalnız kaldığı zamanlarda ya da bizim görmediğimiz yerlerde günah işlemesi imkan ve ihtimal da­hilindedir. Ancak bu durum bizim kulluk rehberimiz, önderimiz olan Peygambirimiz için muhaldir, düşünülemez.

“Ey Rabbim, ilmimi ve anlayışımı artır. Beni salihler zümresine dahil et. Ey Allahım bizi salihlerle ve iyi insanlarla birlikte hasret. Senin selamına, rahmetine ve be­reketine kavuşanlardan et”

Davamızın başı ve sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektic. Noksanlık bize, kemal ise Rabbimize aittir.

[1] Necm Sûresi

[2] Müzzemmil Sûresi

[3] Kevser Sûresi

[4] _ ibn-i Hişam, S: 280

[5] Necm: 20

[6] Isra: 23-39

[7] Bakara: 285-286

[8] Tahiyyat: Bu kelime et-tahiyye kelimesinin çoğuludur. Saygı hürmet ve tazim manalarına gelir. Bütün bu manalara delalet eden sözlü ibadetler, ağzımızdan çıkan her iyi söz anlamlarına gelir.

[9] Es-salavat kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin çeşitli animamları vardır. Dua, namaz sevgi, övgü, şan, şeref, izzet gibi. Burada kastedilen manası bedenle yapılan bütün ibadetlerdir.

[10] Et-tayyibat: Bu kelime, et-tayyibe kelimesinin çoğuludur. Dayyibe, dua ve zikir gibi yararlı güzel söz demektir. Dayyibat ise, mal ile yapılan ibadetler manasına gelir.

 

[11] Deki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin. Ondan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline! (Fussilet:   6)

[12] De ki:Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi o’na aittir. O’nun görmeside işitmeside hayrete şayandır. Onların (göklerde ve yerde olanların), O’ndan başka yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. (Kehf:26).

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ SÜBHANEKE

ÖNSÖZ

Hamd her türü ve şekliyle Sübhân olan Allah ‘a aittir. O Allah ki, tüm kainatı yoktan yaratmış ve rahman sıfatıyla tecelli ederek yarattığı her şeyi insanın hizmetine sunmuştur. Ve bunu niçin yaptığını da Zariyat Suresi’nin 56. ayeti kerimesinde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyurarak açıklamıştır. Salatü selam, her türlü ikram tek önderimiz ve rehberimiz Hz. Muhammed’e, şanlı ashabına ve kıyamete kadar onlara en güzel şekilde tabi olanlara olsun. Dua ibadetin özüdür. Dua etmemiz Kur’an’in birçok yerinde bize emredilmiş ve rabbimizin kabulüne layık olacak dua örnekleri sergilenmiştir. Dua yüce Rabbimiz ile kurduğumuz bir diyalogdur. Elbette O’nunla konuşup isteklerimizi sunarken ne dediğimizin farkında olmalı, yani okuduğumuz duaların manâlarını çok iyi bilmeliyiz. İşte bu küçük kitapçıkta namaz kılarken okuduğumuz duaların manâlarını bulacaksınız. Günümüzde yapılan eğitimler genellikle dua ezberlemeye yönelik olduğundan müslümanların büyük bir çoğunluğu manâsını bilmedikleri kelimelerle Allah’a yalvarmaya çalışıyorlar ya da sihirbazlık yolunda kullanarak her bir iş için ayrı adetler belirleyerek sadece işlerinin olması için ezberden okuyorlar. Bu tür okuyuş son derece tehlikelidir. Haşa Allah şifreli bir kilit midir ki; bazı kelimeleri belli adetlerde söylediğimiz zaman açılıversin, hayır asla böyle bir şey olamaz. Sübhân olan Allah bunlardan çok uzaktır. Dua ancak ibadet maksadıyla yapılır, başka ga­yelerle değil.

Burada yazılan doğrular Rabbimize, eksikler ve yanlışlar bize aittir. Kemal sıfatı yalnızca Allah’a aittir. Ondan başka herkes eksik olduğu gibi Onun kitabından başka tüm ki­taplarda da eksiklik ve yanlışlık vardır. Şayet eksiklerimizi, yanlışlarımızı tarafımıza bildirirseniz düzeltmemize yardımcı olursunuz. Bizim eksiklerimizi gidermeye çalışan her bir Müslümana şimdiden teşekkür ediyoruz.

Bu güne kadar yaptığım tüm çalışmalarımda ve bu ki­tabın hazırlanması, basılması ve yayınlanmasında katkısı olan tüm Müslüman kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.

Çalışmak bizden tevfik ve yardım yüce Rabbimizdendir.

Temmuz 1997 – Konya Mustafa UZUN

 

 

zor_sikinti_dua2

 

SUBHANEKE DUASI

Namaz İslâm’ın temel ibadetlerinden biridir. Dinin direğidir. İslâmın tüm ibadet şekilleri müslümanı eğitip yetiştiren bir mekteptir. Namaz bu mekteplerin en önde gelenidir. Kendini namaz mektebiyle namaz mektebinde terbiye eden kul, en güzel terbiye makamına ulaşır. Namaz okulunda bir takım amirler ve bir kısım da yasaklayıcılar vardır. Kişi namazda Rabbi ile muhatap olur ve O’na bazı işleri yapacağına, bazı işleri de yapmayacağına dair söz verir. Kul, yaratıcısı ile muhatap olup O’nunla maneviyat atmosferinde konuşur. Çünkü, namaz mü’minin miracıdır. Çünkü namaz Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın ve O’nu takip eden her mü’minin, gözünün nurudur.

islâmda her ibadetin müslümana kazandırdığı bir hayır vardır. Mesela yüce Rabbimiz Bakara süresi 183. ayeti ke­rimesinde oruçla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı”. Bu ayetten orucun günahlardan sakınmayı sağlamak gibi bir fonksiyonu olduğunu anlıyoruz. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, günahlardan sakınmayan bir kimsenin yemeyi içmeyi terketmesinin oruç ibadetini yerine getirmekte yeterli olamayacağını ifade etmiştir. Namazın fonksiyonu ile ilgili olarak ta kitabımız Kur’an’ da şöyle bir ayet geçmektedir: “Şüphesiz namaz kötü ve iğrenç şeylerden men eder”(Ankebut:45).

Namazın bizleri kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyması için namaz şuuruna sahip olmamız gerekmektedir. Bunun tek yolu da namazlarımızda okuduğumuz sûre ve duaların metin ve tefsirlerini bilmemiz, bu bilinç ve şuurla namazı ikame etmektir.

.Her ibadetin bir dışından, bir de içinden olan şartları vardır. Namazın da dışından olan şartları, yani namaza durmadan önce yapmamız gereken işler vardır. Bu şartlar yerine getirilmeden namaz ikame edilmiş olmaz. Namazdan önce yerine getirmemiz gereken şartlar şunlardır:

1) Hadesten Taharet: Necaseti hükmiye denilen guslü veya abdesti icab ettiren hallerden temizlenmek.

2) Necasetten  Tanaret:   Necaseti  hakikiye  denilen maddeten pis olan şeylerden temizlenmek. Namaz kılacak kimsenin bedenini, elbisesini ve namaz kılacağı yeri temiz ol­malıdır.

3)   Setr-i Avret : Avret mahalini örtmektir. Örtülmesi farz olan, başkalarının bakmalarının caiz olmadığı uzuvlara

“ avret mahali “denir. Erkeklerin avret yeri, göbekleri al­tından dizleri altına kadar olan mahaldir. Diz kapakları da bu mahalle dahildir. Kadınların avret yerleri ise, yüzleri ve elleri hariç tüm bedenleridir. Yüzleri ve elleri ne namazda ne de (bir fitne korkusu bulunmadıkça) namaz dışında avret değildir. Ayaklarında ise ihtilaf vardır. Tercih edilen görüşe göre kadınların ayakları avret değildir.

4)   İstikbal-i Kıble : Namazda kâbeye doğru yönelmek

5) Vakit : Her işin bir vakti olduğu gibi namazların da bir vakti vardır. Nasıl ki vaktinde yapılmayan bir iş bir değer taşımazsa, vaktinde kılınmayan namaz da Allah indinde bir değer taşımaz.  Bundan dolayı  Rabbimiz,  kitabında  “namazın, vakitleri tayin edilip belirlenmiş bir farz olarak ya­zıldığını” beyan etmiştir.

6) Niyet : Niyet bir işe karar vermek, verdiği bu kararda kafi bir irade ve azim sahibi olmak demektir. Bir başka deyişle ne yapacağının, neye karar verdiğinin şuurunda ol­masıdır. Namaz hususundaki niyet. Allah Teâlâ için ihlas ile namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yani niyet bir işi bilinçli ve şuurlu yapmaktır. “Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir.” insanın niyeti halis olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir şekilde yapmalıdır. Yapacağı amel ile Hakk’ın rızası gibi yüksek bir gayeyi gözetmeli, gafil bir halde bulunmamalıdır.

 

SÜBHANEKE ( İSTİFTAH,  AÇIŞ,  TEŞBİH DUASI )

Sübhaneke Allahümme ve bihamdike ve tebareke’smük ve Teâlâ ceddük, ve la ilahe ğayruk: Ey Allah’ım! Seni teşbih ve tenzih ederim. Sana hamdederim. Senin ismin ne mübarektir. Senin şanın pek yücedir. Ve senden başka gerçek hiçbir ilah yoktur. (Ancak sen varsın).

 

AÇIKLAMASI : İbn-i Mesud Hazretleri şöyle der: “Kulun sübhaneke duasını okuması, Allah’ın en sevdiği söz­lerdendir”.

Bu dua, cennetliklerin birbirlerini selâmlarken söy­ledikleri sözler ile başlamaktadır. Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “İnananların cennetteki duaları; “Sübhaneke Allahümme: “Ey Allah’ım, sen her türlü eksiklikten uzaksın, birbirlerine sağlık dilekleri “Selâm”, dualarının sonu da : Ailelerin Rabbi Allah’a hamdolsun! sözleridir”. (Yunus;1)

 

SUBHANEKE ALLAHÜMME: Sen sübhansın, ey Allahım.

Sübhan: Allah’ın’ sıfatlarından biridir. Tevhidin özünü taşır ve birçok anlamlara gelir. Biz bu anlamları namazlarda kullandığımız şekliyle şöyle sıralayabiliriz.

a ) (Sübhaneke Allahümme) ; Ey Allahım, sen tüm eksik sıfatlardan uzaksın ve tüm kamil sıfatlarla muttasıfsın. Seni tüm eksik sıftlardan uzak tutar ve tüm mükemmel sıfatların sahibi bilirim.

Allahü Teâlâ’nın sübhan oluşu hem varlığıyla, hem sı­fatlarıyla ve hem de fiilleriyle ilgilidir. Allah zatında da sıfatlarında da fiillerinde de eksiksizdir ve mükemmeldir. Onun dışında bütün varlıklar eksiktir, hiçbiri mükemmel değildir. Çünkü Allah yegane ilahtır. O’nun dışındaki varlıkların tümü o tek ilahın yarattığı kullardır. Kul olmak ise eksik olmanın gereğidir.

Tarih boyunca insanlar Allahü Teâlâ’yı bu üç yönüyle de eksik sanmışlar, Allah’ı sübhan bilememişler. Bu yüzden de birçoğu şirk bataklığına saplanarak kaybolup gitmişler. Rabbımız bu üç yönüyle eksiksiz oluşunu, mükemmel oluşunu birçok burhanla, ayetle gönderdiği elçilerine, kullarına tebliğ etmeleri için bildirmiş ama insanlar ya bu ayetlere kulaklarını tıkamışlar, yahut da kâ’ale almamışlar. Gaflete dalarak Rabbimizi gereği gibi tanıyamamış ve O’nun rızası doğ­rultusunda yaşayamamışlardır.

Yahudiler: “Üzeyr Allah’ın oğludur”, Hristiyanlar” Mesih Allah’ın oğludur” ve Mekkeli müşrikler “Melekler Allah’ın kız-larıdır”diyerek Allah’a şirk koştular ve Allah’ı zatında, sı­fatlarında ve fiillerinde eksik bildiler. Rabbimiz ihlas suresi ile bu insanların bu iğrenç ve batıl idialarını reddediverdi.

İnsanlardan kimileri Allah’ı sadece gökyüzü olayları ile ilgilenip yeryüzüne ve oradaki işlere karışmayan bir tanrı sandılar ve böyle itikad ettiler. Bu inançlarının tabii bir sonucu olarak yeryüzünün tanrılığını kendilerine nisbet ettiler ve beşeri kanun ve ideolojileriyle insanlar üzerinde ilahlık tasladılar. Allah’ı yeryüzü işlerine karıştırmadıkları, oranın idaresini kendi üzerlerine aldıkları gibi kendilerini kendilerinin idare etmesi gerektiğini iddia ederek, buna güç ye-tirebileceklerini sandılar ve bu yaptıkları işin adını “halkın kendi kendini idare etmesi” anlamına gelen “demokrasi” koydular. Böylece Allah’a rububiyette şirk koştular.

Tüm bu anlattığımız olaylardaki şirk sebebi Allah’ın süb­han oluşunu bilmemek ya da bilip itikad haline getirmemektir. Günümüzde de insanların şirke düşme sebeblerinin en başta geleni de O’nun sübhanlığının bilinmemesidir.

Dikkat edilirse sübhan kavramı, tevhidi olduğu gibi bün­yesinde barındırmaktadır. O bakımdan “Lâ ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur.) ile “Lâ sübhane illallah” (Allah’tan başka sübhan yoktur), cümleleri aynı manayı taşımaktadır dersek hata etmiş olmayız. Çünkü ilah olmak süb­han olmanın gereğidir.

  1. b) Sübhaneke Allahümme’nin ikinci anlamı: Ey Allahım!! Sen eleştirilmeyen, tenkid edilemeyen, dokunulmazlığı olan ve yaptığı işten, yaptığı işin hikmetinden sual olunamayansın. “Yap” ya da “yapma “ dediğin işe veya emre itiraz edilip karşı çıkılamayansın. Çünkü: “O Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak is-tedimi, ona sadece ol der. O da hemen oluverir !”.(Ba­kara: 117).

Sübhan kavramının bu anlamı hakikaten müslümanların bilmeye, anlamaya, kavramaya çok muhtaç oldukları fev-kalede bir öneme haizdir. Gün geçmiyor ki Allahü Teâlâ’nın bizi sınamak, imtihan etmek için başımıza getirdiği belaya, bir musibete düçar olmayalım; Rabbimizin mallarımızdan ya da canlarımızdan bir kısmını eksilttiğine şahid olmayalım. Hemen hemen tüm insanlar hayatlarında bir sıkıntı, bir musibetle karşılaşırlar, işte bu anlarda gösterilecek sabır, direnç ve dirayet bize Allah’ın rızasını kazandırarak cennete girmemize vesile olacak; bunun tersi olan isyan, yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeme ve (hâşâ] Allah’ı tenkit etme de’ bizi Allah’ın rızasından uzaklaştırıp onun gazabına ve oradan da azabına taşıyan bir vesile olacaktır. Örneğin, başına gelen bir musibet sonrasında “Canım zaten bu musibetler, bu terslikler ve belalar, bu iflaslar, bu kazalar, bu yangınlar…. hep be.nim veya benim gibi gariban, fakir, kimsesiz ve çaresizlerin başına gelir. Bütün bunlar bir iş adamının, bir fabrikatörün, bir ağanın, bir zenginin başına gelecek değil ya. Onların ayağına bir diken bile batmaz. Zaten her kötülük benim gibileri bulur” diyen bir insan belki de hiç farkında olmadan Allah’ın kendisi hakkındaki kaderini, karar ve takdirini tenkid etmekte ve Allah’ın sübhan sıfatını iptal etmektedir. Günümüzde birçok cahil insan (özellikle şarkıcı ve gazeteciler) ağızlarından çıkan sözlerin ya da yazıya döktüklerinin kendilerine ne gibi bir sorumluluk getirdiğini bil­meden “Kader utansın \” “Yaktın kader beni, sende benim gibi yan!”,”Kader beni mahkum etti”,”İtirazım var kadere (tanrıya)”…gibi nice şirk içeren sözleri başıboş bir şekilde sarfederek Allah’ı (hâşâ) eleştirmekte ve küfre düş­mektedirler.

Şu ayetler üzerinde bir tefekkür edelim: Rabinin yüce adını teşbih et. (Onun eksikliklerden uzak oludğunu, yaptığı işlerden dolayı tenkid edilmeyip, sorumlu tutulamayacağını gündeme getir). O (Rab ) ki (herşeyi) yarattı, düzene koydu. O (Rab) ki (herşeyin biçimini, özelliğni ve suresini ) takdir edip hedefini gösterdi. (Ala suresi 1 -3)

işte bu ayetler Rabbimizin teşbih edilmeye şayan olu­şunun fermanı oldukça açık, berrak ve net. Tek söz dahi söy­lemeye hacet yok. Keşke kullar bunu bilse.!…

Kul, Allah’ı tenkid etmeyi bırakan, aksine O’nu kendi ya­ratıcısı bilen. O’na boyun eğen ve tüm gücünü O’ndan alıp kendini ona teslim edendir. (O müminler ki, halk kendilerine: “Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!” denince bu söz onların imanını artırdı ve”Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” dediler. (Ali imran suresi: 173)

Mü’minin her işi hayırdır. Bollukta da darlıkta da Allah’a hamdeder, teşbih eder, sabreder ve şükreder, “ki onlara bir bela eriştiği zaman: Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz, derler” (Bakara:156)

  1. Sübhaneke Allahümme’nin üçüncü anlamı : Ya­ratılış gayesine uygun hareket etmekdir. “O, yaratan, var eden, varlığa getirdiklerine şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nun şanının yüceliğini teşbih ederler. O, aziz ve hakimdir. Mutlak galip ve hükümdardır. Yaptığı herşeyi hikmetle ya-pandır”(Haşr:24)

Allah’ın yarattığı her varlık, Allah’ın kendisini yaratış ga­yesine uygun hareket etmekte, aksi takdirde hayat hakkı elinden alınmakta ve hayatı sona ermektedir.”….oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur….” (Ali imran suresi: 83)

“Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzayıp kısalarak) O’na secde etmektedirler.’’(Rad: 15).

Allahü zülcelal hazretleri, varlıklar içerisinde sadece in­sanları ve cinleri kendi zatına teşbih etmediklerinde hemen cezalandırıvermemekte, onlara mühlet tanımaktadır. Çünkü O, Halim ve Gafurdur: “Yedi gök, arz ve bunların İçinde bulunanlar, O’nu teşbih ederler. O’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız. O Halimdir, çok bağışlayandır.” (: 44)

Kainat Allah’ı tesbih eder. Yer, gök ve bunlarda bulunan mahluklar O’nu tesbih, tasdis ve tenzih ederler. Bu varlık ale­minde ne varsa, hepsi Allah’ın büyüklüğünü söyler. O’nun birliğine şahitlik eder. Maviliği ile gökler, yeşilliği ile tarlalar, gözalıcılığı ile bağlar bahçeler, hışırtıları ile ağaçlar, şırıltıları ile sular, nağmeleri ile kuşlar, doğması ve batması ile güneş, yağmur yağdırmasıyla bulutlar, evet bütün bunlar, Allah’ı tesbih eder ve O’nun birliğine şahitlik ederler. “Herşeyde O’nun birliğini gösteren bir delil vardır”. (Safvetü’t Te-fasir, C:3,Sh.8O).

Allahü Teâlâ kainattaki insan ve cinler dışındaki ya­ratıklar için. mecburi bir teşbih kanunu koymuştur. Hayvanların, bitkilerin, cansız varlıkların, gök alemindekilerin, suyun derinliklerinde yüzenlerin tümü gönüllü olarak Allah’ın şanını yüceltmekte ve yaratılış gayelerine uygun hareket etmektedirler, Aksi olursa hayatları bitip sönerler. Mesela bir balığı düşünelim: Rabbimizin, onun yaşantısı için ortaya koyduğu kanun bellidir. Balık suda yüzecek, orada yaşayacaktır. Allah’ın suda yaşama kanununu beğenmeyip karada yaşamaya karar verdiğinde bu, onun sonu olacaktır. Rabbimizin bizim yaşamamız için yarattığı vücut azalarımızdan kalbe bakalım: Allah’ın kendisi için ortaya koyduğu dakikada şu kadar atacaksın kanununun dışına çıkarak, bu sürenin altında veya üstünde atması durumunda kendisini taşıyan be­denin sonu olacaktır.

İşte bu şekilde Allah bu kanunu insanlar ve cinler içinde işletmiş olsaydı; tüm insanlar her halükarda Allah’ı tesbih edecekler, O’na isyan edemeyeceklerdi. Mesela Rabbimizin şu ayetine bakalım:”Fa/z yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar… “(Bakara: 275). Ayeti kerimede ahiretteki akibetleri beyan edilen bu tür insanların cezaları ahirete bırakılmayıp bu dünyada verilecek olsaydı insanların hiçbiri faiz yemeye cesaret edemeyecek, gerek toplum içerisinde faiz alıp verdikleri belli olarak rüsvay olmaktan, gerekse Allah’ın cezasının şiddetinden korkarak bu kötü ameli terkedecek ve Allah’ın hükmüne -istemeyerek de olsa- rıza gösterecek ve O’nu tesbih edeceklerdi. Yine namaz ibadetini terkedip hafife alanlar hususunda Rabbimizin kitabına kulak verelim:”Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu .yüzden ileride sa­pıklıklarının cezasını çekecekler”’(Meryem: 59).

Rabbimizin ayeti kerimesinde namazı terkeden, bı­rakan, zayi eden kullarının ileride, sapıklıklarının cezasını çe­keceklerini beyan ediyor. Bu cezayı dünyada da verebilirdi. Ama Rabbimiz kendisine isyan edenleri cezaindırmada adele etmedi ve tevbe edip kendisine dönenleri bağışlayacağını bildirdi. Rabbimizin tevbeleri kabul etmesi, hilmi, afv ve mağfireti olmasaydı bizim halimiz nice olurdu?!… Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir”. (Müzzemmil: 20).

  1. Sübhaneke Allahümme’nin dördüncü manası: Allah’ı
    teşbih etmek, O’nun dinini gündemde tutmak ve gön­
    derdiği vahye sarılmak demektir. Bunun yolu ise tebliğ ve
    irşattır. İnsanları gafletten uyandırmak, onları Allah’ın aza-
    bıyla kortukup, rahmetiyle müjdelemektir. Hz. Peygamber:
    Müslüman, görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan kişidir, bu­
    yuruyor. Bu hadis selâmlaşmakla, dış görünüş bakımından
    şekille, düşünce ve amelle insanların, dini gündemde tut­
    maları ve tebliğ etmeleri gerekliliğine işaret etmektedir.
  2. Sübhaneke Allahümme’nin beşinci manası : Tes­
    bih, kulun Allah’ı yüceltmesi ve kendi acziyetini itiraf etmesi
    bakımından bir tevbe niteliği taşır. Bu tesbihin namazda ya­
    pılması ise çok manidardır. Nisa suresi’nin 31. ayeti kerimesi
    bu konuyu açıklığa kavuşturmaktadır: “Eğer yasaklandığınız

büyük  günahlardan   kaçınırsanız,   sizin   küçük  gü­nahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız”.

Namazı ikame eden kişinin iki namazı arasındaki küçük günahları silinip af olunur. Namaz kılmamak çok büyük günah olup, kılmakla büyük bir günah terkedilmiş olur. Büyük bir günahı terkeden mü’minin küçük günahları da Allahü Teâlâ tarafından affedilir.

Sübhan sıfatı, Allahü Teâlâ!nın Kur’an-ı Kerim’de en çok zikredilen sıfatlarından biridir. Varlıklar aleminde Allah’tan başka hiç bir varlık sübhan değildir. Hiç kimse xeleştirilemez değildir. Tüm iddia sahipleri, görüş sahipleri iddia ve gö­rüşlerini Kur’an’a sünnete dayandırmak zorundadır. Aksi halde itikad ve amelleri batıl olur. Günümüzde bazı insanlar bir takım düşünce ve amellerinde eleştiri kabul etmezler. Yaptıkları işin sebebini ya da taşıdıkları düşüncelerin kaynaklarını izah etmek zorunda hissetmezler kendilerini. Bu tip insanlar için “ yaptıkları işin hikmetinden sual olunmaz” felsefesi itibar görmüş ve bu şekilde çevrelerindeki insanlar kendi iradelerini kayıtsız şartsız bu kişilere teslim ederek, itibar ettikleri kişilerin hiç bir surette hesaba çekilemez, hataları düzeltilemez zannederek islâm nazarında büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir.

Oysa islâm nazarında peygamberler dahi sübhan değildirler. Yani eleştirilirler. Ama bunu biz yapamayız. Onları biz tenkid edemeyiz. Böyle yaptığımız takdirde din ortada kalmaz. Çünkü peygamberin getirdiği bizim için dindir. Onları ancak Rabbımız tenkid edip, düzletebilir: ‘(Peygamber) kör adamın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Resulüm! Onun halini sana kim bildirdi!…” (Abese:13). Burada Rabbimizin, Peygamberimizi yaptığı bir işin yanlışlığından dolayı tenkid edip düzelttiğini görüyoruz.

insanlar arası ilişkilerde eleştiri metodunda gördüğümüz bir yanlışlığı ifade ederek sübhan kavramında söyleyeceklerimizi noktalayalım: Yaptığı işin yanlışlığı ya da eksikliği ortada olan birsini eleştirdiğimizde: “Sen onun yaptığını yapabilir misin? Hele sen onun yaptığını yapmasını öğren, ondan sonra eleştir” şeklindeki sözlerle karşılaşabiliyoruz. Bu türden hadiseler karşısında söylecek sözümüz şudur: Bir kişiyi (yaptığı işin yanlışlığı veya eksikliği herkes tarafından görülebilecek bir işi hususunda) eleş­tirebilmek için illa da o insanın sahip olduğu mesleki ye­teneğe (marangozluk, öğretmenlik, demircilik, şoförlük,vs.) sahip olmamız gerekmez: Söz konusu mesleki yeteneğe sahip olmadan da eleştiri hakkımız vardır. Bizi sübhanlığını anlayan kullarından eyle Allahım!….

 

VE Bİ HAMDİK:

  1. a) Ve Hamdederim. b) Hamdın ile tesbih ederim.

Hamd, övgü manasınadır. Bu durumda “seni överek tesbih ederim” anlamı ortaya çıkmaktadır. “Ey Allah’ım, seni överek tesbih ederim. Mecbur kaldığım için değil. Seni her türlü övgüye layık olarak anıyor ve gündeme getiriyorum”.

VE TEBAREKE İSMÜKE : Tebareke, Arapçada çekimi olmayan bir fiil olup, yalnızca Allah için kullanılır. “Ey Allah’ım, senin ismin hayır dolu ve pek bereketlidir. Senin ismin mübarektir, bereketlendiricidir. Senin adınla başlayan ve senin adına yapılan her iş bereketlidir. Ya Rabbi, senin ismin isimlerin en güzelidir. Başka hiçbir isim senin isimlerine ne benzer, ne de senin isimlerinin yerini tutar.”

Rabbimizin isimlerinin manaları hem geniş, hem de kalıcıdır. Onun dışında hiçbir varlık tam olarak isminin sahibi de-

 

ğildir. Mesela insanlardan ismi Adil olan biri hiç te adalet sa­hibi olmayabilir, ismi Tahir olan biri temiz veya temizleyici ol­mayabilir. Ama Allah’a ait olan isimler öyle değildir. Rab-bimizin tüm isimleri mübarektir, tebrik edilmeye şayandır. Allah adına, O’nun istediği şekilde yapılmayan işler tebrik edilmeye şayan olamazlar ve tebrik edilmezler. Tebrik edilecek iş Allah’ın rızasına ve peygamberin uygulamasına muvafık olmalıdır. Çünkü böyle işler bereketli işlerdir.

Bereket : Artma, çoğalma, bolluk manalarına gelir. Be­reket bolluk ve çokluğu ifade eder. Fakat bu bolluk ve çokluk, hayırlı olan, içinde şer bulunmayan çokluktur. Bereket ayrıca,

  1. a) Cehennemle aramızdaki barikat, engel, set,
  2. b) Cennete taşıyan vasıta:
  3. c) Ölümle sona ermeyen çokluk, manalarına gelir.

Hz. Peygamber (as.) buyuruyor: “Bir kul öldüğü zaman amel defteri kapanır Ancak şu üç kişinin amel defteri ka­panmaz:

1)   Sadaka-i cariye işleyen kimse,

2)   Arkasında kendisinden faydalanılan bir ilim bırakan kişi ve

3)   Kendisi için dua eden salih bir çocuk bırakan kişi”.

Hz. Peygameber bu hadisi şeriflerinde ölümle sona er­meyen çokluğa (berekete) işaret etmiş ve arkasında namaz kılan bir çocuk bırakan kişinin amel defterinin kapanmayacağını bildirmiştir. Çünkü namaz kılan çocuk namazında: “Rabbimiz, Hesabın görüleceği günde beni, anamı babamı ve mü’minleri bağışla” (Rabbena duası) diye dua edecek ve ebeveyninin, (Allah’a kulluk yapan birkul olarak kendisini büyüttükleri için onların) hayır defterlerinin kapanmamasında bir vesile olacaktır. Böylece ebeveynler ölmüş olsalar, hayatta olmayıp yararlı işler işlemiyor bile olsalar, onların hayır hanelerine arkalarından emekli maaşı gibi sevap gönderilecektir.

Bereket denildiğinde ilk olarak aklımıza hemen mal­lardaki bereket geliverdiğinden bu hususta da Kur’an’ın şu sözüne kulak verelim: “Allah faizi tüketir. (Faiz karışan malın bereketini giderir),  sadakaları ise bereketlendirir.

Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez”.

Ayeti Kerime’de gördüldüğü gbi malı sadaka artırır, faiz eksiltir, insanlar zannederler ki sadaka eksiltir, faiz artırır. Sa­dakanın bireylerin malını azalttığı, faizin artırdığı görünümü verdiği doğrudur. Ama İslâmda Allah’ın her bir haseneye on hasene ile karşılık verir, bu bir, ikincisi ise, islâm fert dini değil toplum dini olduğu ve bunun mukabilinde faizin ferdin malını artırıp toplumun malını eksilterek toplumu fakirleştirdiği gerçeğidir. Bu düşünülürse, insanların bu. konudaki zan ve inançlarının yanlış olduğu anlaşılır.

 

kuranı kerim.jpg

 

VE TEÂLÂ CEDDÜK: Senin şanın, azametin pek yücedir.

Ben övsem de övmesem de sen yücesin. Bütün bü­yükler ve büyüklük taslayanlar senin yanında pek küçüktür Ey Allahım, Sen o kadar yücesin ki yaptığın işi yerli yerince yaparsın ve hiçbir zaman keşke demezsin. Senin dışında tüm varlıklar, insanlar keşke derler. Çünkü küçüktürler, eksiktirler.

Allahüekber! Allah en büyüktür! Artık bu hükümden sonra kim büyüklük taslayabilir? Kim büyüklüğe yeltenebilir?

Bundan sonra hangi mü’min sahte büyüklerin, müstekbirlerin etkisi ve yetkisi altında kalabilir? Büyüklüğü, yüceliği, aza­meti Allah’tan alıp, kullarına verenler, istedikleri kadar tekbir getirip, istedikleri kadar “ve teâlâ ceddük” desinler, onların bu deyişleri hem anlamsız hem etkisiz, hem de boşunadır.

Lafla Allah’ın büyüklüğünü ilan ederken, icraatlarında şey­tanın ve tağutların emirlerini yerine getirip, onların istek ve ar­zularına göre hareket edenlerin tekbirleri boşa çıkacak. Allah katında kendilerine bir hayır kazandırmayacaktır.

 

VE LA İLAHE GAYRÜK: Senden başka hiç bir ilah yoktur.

Senden başka sübhan yoktur. Senden başka teşbihe layık olan yoktur.

Senden başka hamde layık yoktur. Senden başka övü­lecek bir varlık yoktur.

Senden başka ismi bereketlendirici olan yoktur. Senden başka şanı, şerefi yüce olan yoktur. Ancak sen varsın.

Çeşitli şekillerde ilahlık taslayanlar hep sahte ilahlardır, putlardır. Kendisine boyun eğilecek, egemenliği altına gi­rilecek yegane ilah sensin. Senden başka kulluk edilecek hiç bir varlık yoktur.

Sübhaneke dediğimiz, peygamberimizin bize öğrettiği bu teşbih duası, tenzih ve teşbihle (yani Allah’ı her türlü eksik sıfatlardan uzak tutmakla ) başladı ve tevhidle son buldu. Yani herşeyin başı olan tevhid namazın da başı oldu. Öyle ya; tevhid inancı kurulmadan amelin insana ne faydası olabilir ki?!… Önce akide (yani şirkten uzak bir tevhid inancı), sonra amel (yani Allah’ın rızasını gözeten, peygamberimizin sünnetine uygun olan ve niyet olarak ahirette sevap olması ümit edilen yararlı işer). İşte budur bizi kurtaracak olan prensib…

Namazı yalnız olarak kılan, imama uyan ve imamın kendisinin bu duayı her namazda okuması sünnettir. Günlük olarak kıldığımız toplam kırk rekat namazda bu duayı on beş defa tekrarlarız. Evet, tevihidi bu dua ile on beş kere tekrarlamakta ve perçinlemekteyiz her gün.

Bu bilinç ve şuurla kıldığımız namalarımız dinimizin di-ğeği olacak ve bu direkle dinimizi ikame edeceğiz, dinimizi yaşayacak ve yaşatacağız.

Noksanlık bize kemal ise Rabbimize aittir. Davamızın başı ve sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

 

 

nefs

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bireyselden Evrensele Bir Barış Projesi Olarak Oruç

 

hos-geldin-ya-sehr-i-ramazanf26f4b811716efd1c2d4

Dünya da ki barışı sağlamanın en temel yolu oruçtur, daha açık bir ifade ile oruç ibadetini kavrayabilmektir. Evrensel barışı sağlamanın yolu öncelikle bireysel barışı sağlamaktan geçer. Oruç ibadetinin içeriğini kavrayabilen verdiği mesajı anlayabilen insan hem bireysel barışı anlar hem de barışın bireysellikten evrenselliğe geçişinde önemli bir basamak vazifesi üstlenerek İslam ve insanlık adına büyük bir rol oynamış olur.

Oruç ibadeti barışı sağlamanın olmazsa olmazlarından biridir ;ama bunu oruç tuttuk, hemen barışı sağlarız şeklinde anlamak yanlıştır.. İnsanlarda malesef böyle bir algı var.Spesifik bir sonuca ulaşmak için spesifik bir sebep işlemek lazım dediğimizde insanlar hemen tamam bu işi yapalım diyorlar , sonra da biz bu sebebi işledik ama sonuca ulaşamadık  deyiveriyorlar. Bizim söylediğimiz sebeplerden sadece bir tanesidir. Herhangi bir konu da olumlu sonuç almak için birden fazla ve birbiriyle uyumlu sebepler işlemek gereklidir.

Peki biiz Oruç İbadetinin bir barış projesi olduğu kanaatine nerden varıyoruz şimdi o konuya değinelim.

Allah Teâlâ’nın bize fıtri olarak verdiği nimetler olmadan biz insanlar hayatımızı devam ettiremeyiz. Hayatımızı (sükûn) içerisinde devam ettirebilmemiz bu nimetlerin devamına bağlıdır. Bu sükûneti sağlayan nimetler nelerdir diye sorduğumuzda uzunca bir liste çıkarılabiliriz ; ama hayat standartlarımız , yiyeceğimiz, içeceğimiz, kendilerinde sükûn bulmamız için var edilen eşlerimiz vs. bu listenin başında gelenlerdir. Bunların hepsi hy-hayatımızı dengede tutan nimetlerdir.

Oruç tuttuğumuzda bedenimizde belirgin, gözle görülür bazı değişimler olur.Bunun sebebi o güne kadarki alışkın olduğumuz  nimetlerden mahrum kaldığımız için hayatımızın dengesi  bozuluyor. Yediğimiz, içtiğimiz bazı şeylerden mahrum kalıyoruz. Alışık olduğumuz nimetlerden mahrum kalınca da fıtrat gereği ister istemez geriliyoruz,sinirleniyoruz hastalanabiliyoruz. Bu mahrumiyet dengemizi bozuyor. Saldırgan bir kişiliğe bürünüyoruz. Sinirlerimiz gergin olduğunda ise hata yapma potansiyelimiz artıyor. Herhangi bir kötülüğe daha kolay kayabiliyoruz. Bu durum insanlar tarafından yadırganıyor. Oruç tutan insandan normal zamana göre ekstra daha sabırlı, daha mülayim olması bekleniyor,ANCAK bekleyiş beyhudedir.

Sosyal bünye dediğimiz toplumda da durum aynen böyledir. Toplumda da bir şeyler eksildiği zaman toplumun dengesi bozuluyor. Anarşi, terör, kavga, dövüş buradan çıkıyor. Eğer biz oruç tuttuğumuz zaman mahrumiyeti anlar, alışkın olduğu bazı nimetlerden mahrum kalan insanın nasıl tepkiler verdiğini idrak edersek Orucun da hakkını vermiş oluruz.

İnsan her şeyi hayal ederek anlayamaz. Bazı şeyleri ancak yaşarayarak anlayabiliriz. Mahrumiyet ne demek biz bunu yaşayarak öğrenelim , bu mahrum olduğumuz nimetlerin kadrini bilelim onları kaybetmemek için tedbirimizi alalım ve bu olayı unutmayalım diye Oruç bizlere emredilmiş.

Konuyu biraz daha açalım.  Mahrum olduğumuz şeyleri tespit edip, şayet  mahrumiyet içindeysek o nimetleri. tamamlamamız gerekiyor.  Kendi nefsimizde barışı sağlayabilmek için fıtrattan gelen, yani Allah Teâlâ’nın bizim fıtratımıza koyduğu ihtiyaçları karşılamamız gerekiyor. Eğer bunları karşılayamazsak ne olacaktır. Hastalanacağız ve dengemiz bozulacak. Oruç tutmakla önce bunun farkına varacağız. Yok mahrum değil de dengeliysek, bunlardan birini kaybedersek ne hale düşeceğimizi düşünmeliyiz. Bunu da sadece düşünmek yetmiyor. Eğer düşünmek yetseydi Allah Teâlâ bize bir ay oruç tutun emri vermezdi. Şunları şunları düşünün, gözünüzün önüne getirin, ibret alın falan derdi. Bazı şeyler ancak yaşayarak öğrenilir. Bundan dolayı Allah Teâlâ bize orucu farz kılmıştır. Sadece yaşamak da yetmiyor. Çünkü insan unutuyor. Yani dün rahatsız olan bir insan rahata erdiğinde geçmişini unutuyor. Fakirlikten zenginliğe geçen insan fakirlikte yaşadığı şeyleri bugün unutuyor. Her sene bir ay düzenli oruç tutmamızın altında yatan hikmet bütün bunları unutmayalım diyedir.

oruc-ne-zaman-farz-kilindi

Kendi nefsimizde, ticari hayatımızda, siyasi hayatımızdaki, aile hayatımızdaki sahip olduğumuz nimetlere bakacağız. Önce nimetin kıymetini bileceğiz. Sonra mahrumiyet içinde olduğumuz zaman neler çektiğimizi göreceğiz. Kendimizde nimetlerin kadrini, kıymetini anladığımız zaman, bu sefer karşımızdaki insanlara bakacağız. Yani bize dışarıdan gelen müdahaleler, sataşmalar olduğunda; toplumda, çevremizde böyle dengesizlikler, saldırganlıklar gördüğümüz zaman acaba bu insanların nesi eksik, neden mahrum kaldılar ki böyle bir duruma düştüler diye düşünerek onların mahrumiyetini gidermeye çalışacağız.

“Resûlullah (asm) buyurdular ki: “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun
sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksiltme olmaz.” (Tirmizi, İbn Mace) Bu ve bunun gibi bir çok hadisi şerifte oruçlu insana iftar açtırmanın faziletlerinden ve sevabından bahsedilmektedir. Hadisi şeriften de anlaşıldığı üzere oruçlu insana yemek verip iftar ettirmek sevaptır ama bu hadisi şeriften şu anlamı da çıkartıyoruz ; bişeylerden mahrum olan bir müminin(maddi ve manevi) o mahrumiyetini karşılamak da ALLAH İndinde büyük sevaptır ve kurtuluşa vesiledir.Biz bu davranışımızla örnek olup diğer insanlara yol açmalıyız ve mahrumların mahrumiyetinin giderilmesine ön ayak omalıyız.

Bu anlayışımız, farkına varışımıza önce kendi nefsimizden başlayacak, sonra ailemize, çevremize, milletimize, ümmetimize doğru dalga dalga genişleteceğiz. İşte bize bu kavrayış ufkunu kazandıran hareketin adıdır ORUÇ. Orucun hikmeti de budur. Biz oruç tutmaktan bunu anlayacağız.

Diyelim mecbur kaldık oruç tutmaya. Nimetler elimizden gitti. Mahrumiyet içine düştük. Oruç tutma mecburiyetiyle karşı karşıya kaldık. Ne yapacağız o zaman. Kendimize, eşimize, ailemize, milletimize bu mahrumiyetin farkına varalım da gereğini yapalım diye oruç tutmalarını tavsiye edeceğiz. Eğer oruç tavsiye edeceksek, tutacakları orucun imsakını ve iftar vakitlerini belirleyeceğiz. Bir de orucun sonunda bayram vadedeceğiz insanlara. Çünkü Allah Teâlâ böyle yapmış. İmsak ve iftar vakitlerini belirlemiş ve bayram vadetmiş oruç tutan insanlara. Biz de Allah Teâlâ’nın sünnetine uyacağız. İnsanlara takatinin üzerinde bir şey yüklersek ya da onların yapamayacağı şeylerin beklentisine girersek o zaman bir şey yapma şansımız kalmıyor. İnsan takati buna yetmiyor. Orucun ilk farz kılınışını anlatan ayetlerde bu anlatılıyor.

İnsanlar dayanamayınca Allah sonradan kolaylaştırmış. İnsanlara takat yetirecekleri yükün  üzerinde bir şeyler yüklediğimizde başlarına Peygamberi dahi bekçi diksek insanlar bundan bir kaçış yolu arayacaklardır. Bu zorlama insanları münafıklığa itecektir. Buna itmemesi için insanların üzerine takat getirebilecekleri kadarını yüklemeliyiz. İmsak ve iftar vaktini buna göre belirlemeliyiz. Ve mutlaka sonunda bir bayram vadetmeliyiz ki insanlar ; yaa ben bu kadar mahrum kalacağım ama bu mahrumiyete değecek diyebilsinler. Bu mahrumiyet falanca gün ve zamanda bitecek ve ben bayram edeceğim diyebilsinler. Genel olarak orucun hikmeti budur. Bunu göz önüne almamız gerekiyor.

Oruçla ilgili Ramazan ayında vaazlarda çokça zikredilen bir hadisi şerif var. Peygamberimiz oruçluyken birisi size sataştığı zaman, 3 defa ben oruçluyum deyin, buyuruyor. Bu hadisi hepimiz biliyoruz. Genellikle aman kavgaya bulaşmayın, ben oruçluyum, ben oruçluyum deyin şeklinde yorumluyorlar bu hadisi. Ama bir düşünelim. Bu adam niye sataşıyor bize. Kimse kimseye durup dururken sataşmaz. Birisi bize sataşıyorsa bizdeki bir kusur nedeniyle olabilir. Böyle bir durumda, arkadaş kusura bakma. Sinirli davranmamın nedeni oruçlu olmam, bir şeylerden mahrum kalmamdır, diyeceğiz. Bu mahrumiyet beni bu yanlış davranışa itti. O yüzden kusura bakma. Ben oruçluyum demenin manası budur. Bunları gündeme getirmemiz gerekir.s-99f922714ca2295abf72bfae35afec875fd133ac

Oruç tutan insanların iyilik yapmaya gelirken çok tembel davranıp, kötülük yapmaya gelince birden fırlamalarını yadırgamayacağız. Olması gereken bu. Önemli olan insanları o hale düşürmemek, o halde bırakmamaktır. Bunu bileceğiz. Sadece bunu yapınca, yani insanların fıtrattan gelen ihtiyaçlarını karşıladık, buna rağmen azgınlık yapanlar olmayacak mı? Olacaktır. Olabilir. Ama bu orucun barış projesinde olmazsa olmaz şart olduğunu ortadan kaldırmayacaktır. Azgınlık yapanlar olacak, istismar edenler olacak diye biz bu projeden, bu projeyle sunulan temel değerlerimizden vazgeçmeyeceğiz.

Bu duygu ve düşüncelerle gireceğimiz ramazan ayının hepimiz adına barışı sağlama yolunda mesafe almamıza vesile kılmasını Yüce RABB’imizden niyaz eder hayırlı ramazanlar dilerim.

MUSTAFA UZUN