Aylık arşivler: Mart 2017

HACC VE UMRE

Övgüler, tüm çeşitleri ve şekliyle Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün sahibi olan Allah’a  (cc) salatü selam her türlü ikram tüm nebilere, sıddıklara, şehitlere, Salihlere ve kıyamete kadar onlara tabi olan Müslümanlaradır. Bu yazımızda İslam’ın beş esasından birisi olan ve bugüne kadar dünya Müslümanları arasında, özellikle de ülkemizde gerektiği kadar üzerinde durulmadığına inandığımız Hac ibadetinin hikmetleri ve içinde barındırdığı mesajlar üzerinde durmaya ve bunları anlatmaya çalışacağız. Yaptığımız bu mütevazı çalışmadan dolayı Rabbimizden, bizi ve diğer tüm Müslümanları faydalandırmasını niyaz ederiz.

Hac ibadeti, Kur’anı Kerimin birçok yerinde Rabbimiz tarafından emredilen maddi ve bedeni bir ibadettir. A’li İmran suresi 97. Ayeti kerimesinde “…oraya gitmeye yol bulabilen her insanın Kâbe’yi hac etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim böyle bir daveti hafife alır, katılmak konusunda gerekli ciddiyeti göstermez ise bilsin ki Allah tüm âlemlerden müstağnidir.” Buyurulur. Yani hac görevini yapmak sadece insanlara fayda sağlayacaktır. Yoksa hâşâ! Allah’a (cc) değil. Bu fikre dayanarak haccın hayatın bir tatbikatı ve de Allah (cc) tarafından düzenlenen resmi bir kabul töreni olduğunu söyleyebiliriz. Hac ibadeti de diğer ibadetler gibi insanların eğitilmesi, ideal ve başarılı bir insan olma yolunda bir adım daha ileriye gitmesi için planlanmış ve emredilmiştir. İnsanlar fark edemeseler de zaten dinimizde emredilen her ibadet aslında bizim başka hiçbir şekilde kazanamayacağımız bazı özellikleri kazanabilmemiz içindir. Örneklemek gerekirse: Dünya ve ahiret hayatımız için zaruri bazı ihtiyaçlarımız vardır ki bunlar yalnızca İslam da emredilen ibadet mağazalarında satılmaktadır. Rabbimizin yalnızca namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadet mağazalarında satışa sunduğu bu özellikleri, buralara uğramayan insanlar, ömürleri boyunca alternatif mağazalardan temin etmeye çalışırlar. Ama bulmaları asla mümkün değildir. Ve mümkün olamayacağı da insanlığın içine düştüğü keşmekeşten açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bir şeyin gerçeğine ulaşamayan her insanın yaptığı gibi bu günkü insanlık da aradığı şeylerin sahteleriyle kendisini avutmağa çalışmaktadır. Anne sütü verilemeyen çocuğun emzikle avutulması gibi! Tabi bu avunma yalnızca dünya hayatında yapılabilir. Ahirette artık çocuk büyümüş, gerçekleri görmüş ve sahte olan hiçbir şeyin geçerliliği olmadığını anlamıştır. Gerçek rabbe ulaşamayanlar ya da ulaşma ümidi olmayanlar nasıl ki kendilerine sahte, taklit bir rab buluyorlar ve bunu ucuza mal ettiklerini düşünerek başka insanları da buna çağırıyorlarsa, dünyada var olan ve özellikle de kıymetli olan her şeyin sahtesi piyasaya sürülecektir. İnancın, kardeşliğin, sevginin, nefretin Vb. sahtesi olduğu gibi ibadetlerinde sahtesi, taklitleri vardır. Öyleyse gerçek bir hac, âlemlerin gerçek Rabbi olan Allah (c.c.) tarafından planlanmış gerçek bir tatbikat, gerçek bir seminer toplantısıdır. Hayat, insan ölünceye kadar sınıfları, dereceleri, imtihanları bitmeyen yani kendisinden mezun olunmayan bir okuldur. İslam dininde “cahil” kelimesi bu okula kayıt yaptırıp yani dünyaya gelip de derslerine çalışmayan insanlar için kullanılan tam yerinde bir tabirdir. Hac ibadeti, tatbikatı olduğu hayat gibi, içinde birçok sınıfı, dersi imtihanı ve mesajı barındıran bir ibadettir. Bu çalışmamızda hac ibadetinden bugüne kadar anlayabildiğimiz hikmet ve öğütleri sizlerle paylaşmak istedik. Elbette burada yazılanlar hac ibadetinin tüm hikmetlerini kapsamayacaktır. Asla böyle bir iddiamız yoktur. Ancak bugüne kadar yazılanlardan farklı olduğunu söyleyebiliriz. Ve mümkün mertebe halka hitap edecek sade bir dil kullanmaya, bununla beraber misalleri çoğaltarak anlatmaya çalıştık. Akademik kariyeri olan entelektüel okuyucu kardeşlerimizi bu ayrıntılar biraz sıksa da bizi hoş görmelerini istirham ederiz. Okuyucularımıza hacla ilgili aşağıdaki bilgiyi vermekte fayda görüyoruz. Ve bu bilgiyle yapılan bazı yanlış uygulamaların düzeltileceğine inanıyoruz.

Hac, küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrılır. İçinde vakfe bulunmayan hacca küçük hac ya da umre, Arafat’ta vakfe yapılana ise büyük hac, yani haccı ekber denir.

Bu konuda yanlış bilgilendirilen insanlar, arafa günü Cuma’ya rast gelen haccın haccı ekber olduğunu ve böyle bir yılda yapılan haccın diğer yıllarda yapılandan yetmiş kat daha fazla sevabının olduğunu söyleseler de bu gerçek değildir. (Bkz. Sahihi Buhari) İnsanların alacakları sevaplar ancak yaptıkları ibadetlerdeki sünnete uygunluk ve gösterdikleri samimiyetle ilgilidir. Başkasıyla değil. Bunu belirttikten sonra konumuza kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Hac ibadetini tek cümleyle anlatmak gerekseydi “Hedef belirlemek ve belirlenen hedefe en kısa yoldan kolaylıkla ulaşmayı öğrenmektir” diyebilirdik.

Ve bu konuda verilebilecek en güzel cevabın bu olduğuna inandığımız için Hac hayatın bir tatbikatı ve Allah’ın kullarını davet ettiği resmi bir kabul törenidir dedik. Dedik ya insanlardan bazıları bu resmi toplantıya ya da tatbikata katılmak için Allah’tan özel davetiyeler beklemektedirler. Kimileri, hangi yıl hacca gidip Allah’ın davetine katılacaklarını üstatlarına danışarak izin alırken, kimileri de bir pir-i fani (ak saçlı, nur yüzlü bir ihtiyar) nin rüyalarına girip kendilerini hac ibadetine davet etmesini umuyorlar. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dostlar! Şunu iyi bilmeliyiz ki Allah’ın daveti genel bir davettir. Yeri, zamanı, katılma şartları, katılımcıların vasıfları gibi, davet ile ilgili tüm ayrıntıların açıkça ilan edildiği bir davet. Tüm bunları bile bile daha ne zamana kadar hangi daveti, hangi davetçiyi ve davetiyeyi bekleyerek çeşitli mazeretlerin arkasına sığınıp bu kadar yüce, şerefli bir davete katılmaktan yüz çevireceğiz?

Hac; hayatın bir tatbikatı ve Allah’ın kullarına bir şeyler öğretmek için çağırdığı resmi bir kabul töreniyse ve gerek hayatın tatbikatında gerekse resmi kabul töreninde başarılı olunmak isteniyorsa, her şeyde olduğu gibi bu ibadetin de bazı şartları olacak ve bu şartlar yerine getirilecektir.

Bunları şöyle sıralayabiliriz:

 

     1- Hacca gitmek için sarf edeceğimiz paranın helal yollardan kazanılmış olması:

 

Haccın olmazsa olmaz şartıdır bu. Gayri meşru yollardan kazanılan parayla meşru hedeflere ulaşılamaz. Ulaşmaya çalışmak kuralları hiçe sayarak galibiyete gitmeye çalışmaktır. Herhangi bir hakemin olmadığı oyunlarda insanlar bunu başarabilirler. Ama oyunun hakemi Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) ise elbette bu imkânsızdır. Hac kirli paraların temizlendiği, kara paranın kendisiyle aklandığı bir mekanizma da değildir. Helal parayla hac ibadetini yerine getirmek, hedefe ulaşmak için ilk baştan Rabbimizin koyduğu bazı kurallara uyacağımızı prensip olarak benimsediğimizi göstermemiz demektir. Düşünün ki Rabbimiz katında geçerli olmayan bir para birimiyle (haram para) onun bize vereceklerini almaya kalkışıyoruz. Bu resmen Rabbimizle dalga geçmeye çalışmaktır ki Allah (cc) hepimizi böyle bir duruma düşmekten korusun. Herhangi bir işi yaparken bunun nasıl yapıldığına, kurallara uyulup uyulmadığına bakılmaksızın yalnızca sonuca ulaşanları takdir edip ödüllendirdiğimizde fertler, dolayısıyla toplum ifsat olup gidecektir. Bir futbol takımı düşünün ki bu takım on bir kişiden oluşmaktadır ve her birinin ayrı bir görevi vardır. Burada bulunduğu yerde görevini güzel yapanlar değil de yalnızca gol atanlar alkışlanıyorsa, herkes kendi görevini bırakıp gol atmaya çalışacak ve sonuçta takım yenilecektir. Sadece gol atanların alkışlandığı bir toplumun içinden üretken insanların çıkması da düşünülemez. Çünkü üretenlere değil, bir şekilde yolunu bularak zengin olanlara, nüfuz sağlayarak şöhret bulanlara yani gol atanlara pirim verilmektedir. Bu davranışın zararı yalnızca bunu yapanlara dokunmakla kalmayacaktır. Ve elbette bu alkışlar yani bedeller, halktan, özet olarak senden ve benden çıkacaktır. Çocuklarımızın bu gelişmeleri görerek yetişmeleri daha büyük bir kayıptır. Bu gün toplum olarak bizim içinde yaşadığımız durum şu söylediklerimizin canlı bir örneği ve şahididir. Ülke ekonomisinin kalkınması için üretimi arttıracak yatırımlara yönelenlerin enayi sayıldığı, hatta cezalandırıldığı, buna karşılık üretim yaparak dış pazarlara satma becerisinden yoksun hayali ihracatçıların, faizcilerin, işini çıkıştırıp, nasıl attığına bakmaksızın gol atanların alkışlandığı, ödüllendirildiği bir ülkede, eğitim kalitesini yükseltmek, diğer ülkelerle ilmi, kültürel ve teknolojik alanlarda yarışmak için birilerinden çalışma yapmasını beklemek de galiba boşuna olacaktır. İşte hac ibadetinin hazırlıkları bile ne kadar hikmet ve öğütle doludur.

Sözün kısası, bu birinci şartı yerine getirmek insanın başarılı olmak ve hedefine ulaşmak için çıktığı yolda iyi bir insan olarak yürümeye başlamasına niyet etmesi demektir.

Bunu şöyle dile getirebiliriz. “Niyet ettim iyi bir insan olarak hedefime meşru yollardan ulaşmaya…”.                        

Bu yüzden insanlar bu ibadete başlamadan evvel bir nefis muhasebesi yapmalıdırlar. Diyelim ki kazandıkları paraya haram da karışmış olsun. O zaman bu parayı gönülden yapacakları tövbeyle, Allah’ın harcanmasını emrettiği yerlere harcayarak temizleyebilir ve görevlerini bu şekilde yerine getirebilirler. Yani bir daha aynı şekilde para kazanmamaya ilk önce kendi kendilerine söz verirler. Böylece samimiyetlerini de ispatlamış olurlar.

Yeniden başa dönersek insanların helal yoldan para kazanıp kazanmadıklarını irdelemeleri ve bunun hakkında tefekkür etmeleri, hem kendilerine, hem ailelerine hem de topluma karşı vicdani sorumluluklarını yeniden hatırlamalarına yardımcı olur.

 

2- Hacca gidecek insanın tanıdıklarıyla helalleşmesi:

 

Tanıdıklarla helalleşmek birinci maddeyle yakından alakalıdır. Yaptıklarının farkında olduğunu ve bu yüzden özür dilediğini beyan etmek,  iyi ve başarılı bir insan olmak adına hayatında yeni bir başlangıç yapmaya niyetlendiğini, bunun içinde yaşadığı toplumdan destek istediğini göstermektir. Ve bu yolda hata işlerse, sapma gösterirse çevresindekilerden kendisini doğru yola iletmesini, uyarmasını beklemektir. Bunu alışkanlık haline getiren insan, yani çevresindekilerden destek ve gerektiğinde yardım alan kişi içinde yaşadığı toplumla sürekli barışık ve iyi bir örnek olma özelliğini de devam ettirmiş olacaktır. Kazandığı başarıyı yeri geldiği zaman içinde yaşadığı toplumla paylaşmasını bilecektir. Başarının paylaşılması o kadar önemlidir ki bu yapılmayıp zaferin bir kişiye mal edilmesi o kişinin içinde yaşadığı topluma karşı eninde sonunda firavunlaşmasını yani zulmetmesini kaçınılmaz kılar.

Tarih böyle insanların örnekleriyle dolu olduğu gibi günümüz insanları da bunun canlı şahitleridir. Bugün nice toplumlar kendilerinin kazanmış oldukları bir başarıyı bu başarının kazanılmasında öne geçmiş bazı şahıslara fatura etmenin dayanılmaz acısı ve baskısıyla kıvranmaktadırlar. Bu baskı ve zulümlerin kaç yıl ya da kaç asır süreceğini de kimse bilmemektedir. Evet, tekrar edelim ki hac ibadeti üzerinde yeniden, bıkmadan usanmadan uzun uzun düşünülmeli, hikmet ve öğütleri ortaya çıkarılmalıdır. Bunu ne kadar doğru anlarsak tatbikatta, dolayısıyla gerçek hayatta o kadar başarıyı ve huzuru yakalayacağız demektir.

Hacca gidecek olan insan, aynı zamanda o toplantıya katılma imkânı bulamayan diğer kardeşlerinin vekilliğini, sözcülüğünü de yapacağından dolayı onlarla helalleşir, gönüllerini ve dualarını alır. Çünkü hayatında önemli bir değişiklik olacak, o insan hayatın bir safhasından başka bir safhasına geçecektir. Tabiri caiz ise yeni bir göreve terfi ederek tayin olacak ve mazbatasını almak üzere uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Dünyanın her yerinde, bir görevden daha üst bir makama geçen birinin veda töreni düzenlemesi adettendir. Bizim çocukluk yıllarımızda hacca gidecek insanlar, tüm yakınlarıyla görüştükten sonra köy meydanında toplanıp herkesle vedalaşırken çocukları sevindirmek için de para dağıtırlardı. Bu o insanların helallik kazanmaları yolunda samimiyetlerini gösteren bir işaretti. Birilerinden bir şeyler almak gerekiyorsa ilk önce vermek gerektiğinin mesajıydı. Hâlbuki bu adet günümüzde ne hikmetse tersine dönmüş, artık hacca gidene bir şeyler verilmeye başlanmıştır. Üstüne üstlük bu hediyeleşme gerçek anlamda samimiyetini de kaybetmiş, hediye verenler, verdikleri hediyenin büyüklüğüne göre karşılığını umar hale gelmişlerdir.

 

3- Kafileler halinde yolculuk yapmak:

 

Yolculuk ve konaklamanın kafileler halinde yapılması insan haklarına saygılı olmayı, başkalarına karşılıksız yardımda bulunmayı ve başkalarından gelebilecek sıkıntılara katlanmayı öğretir insana. Çünkü hac için yola çıkmadan Taha suresinin 25,26 ve Bakara suresinin 197. Ayetleri okunmuş, hedefe varabilmenin bu şartlara bağlı olduğu çok iyi anlaşılmıştır. Aynı zamanda, çıkılan bu yolda aynı hedefe ulaşmaya çalışan insanlara karşı bencilce davranmamayı, hedefe yalnızca ben varayım diye düşünmemeyi, o hedefe ulaşmaya çalışan her insanın toplum için bir kazanım olduğunun şuuruna varmayı ve bu yolda ortak hedefe varmak isteyen insanlar arasında yardımlaşmayı öğretmektir.

Bugün maalesef bu inceliği kavrayamayan biz milyonlarca Müslüman giderken hoş gitsek bile, gelirken bomboş gelmekteyiz. Bundan dolayıdır ki toplumumuzda hiç kimse kimseye tahammül edememekte ve hayatımızda hiçbir yönden ilerleme görülmemektedir.

 

4- Miykat:

 

Hac ya da Umre niyetiyle dışarıdan gelen insanların İhram giymeden geçemeyecekleri sınır bölgesidir. Böyle bir sınırın konulmasıyla bizlere, bir evin, şehrin, hatta bir memleketin emniyetini sağlamanın yollarından birisi öğretilmektedir. Allah-u Teala o bölgeyi “Harem” yani dokunulmaz, emniyetli kılmıştır. Öyle ki o bölgede bırakın insanları taciz etmeyi, oranın bitkilerine, hayvanlarına bile zarar vermek yasaklanmıştır. Bizim evlerimizin de harem olabilmesi için bir miykatımız olmalı ve her isteyen istediği gibi elini kolunu sallayarak içeriye girememelidir. Tabi buna televizyonlarda dâhildir.

 

 

5- İhram:

 

Hac ibadetinin resmi üniforması olup iki büyük havludan ibarettir. Özelliği dikişsiz ve özelliksiz olmasıdır. İnsan, ihram giymekle dünyada yaşarken sonradan elde ettiği her tür makam, mevki, rütbe ve şöhret gibi özelliklerini miykatın dışında bırakmış Allah’ın (cc) kendisini yaratırken vermiş olduğu insanlık özelliğini ön plana çıkararak sınırdan içeriye girebileceğini öğrenmiştir. Miykatta ihram giymek bize hayatta herhangi bir hedefe ulaşmak isteyen insanların da bu özelliğe dikkat ederlerse ancak başarıya ulaşabileceklerini gösterir. Aksi halde insanlar daha yolun başında sahip oldukları dünyalıklara, makam ve mevkilere göre çeşitli ayrıcalıklar istemeğe kalkarlarsa hiçbir zaman bir hedefe ulaşmak için adım atamazlar. Hac ibadeti bitmeden ihramdan çıkılamaz. Bu da insanların belirledikleri hedefe varıncaya kadar kimsenin diğerinden bir ayrıcalık beklememesi gerektiği anlamına gelir. Böyle bir ayrıcalık istendiği andan itibaren o insan ihramını çıkarmış ve haccını iptal etmiş, yani hedefe ulaşmaya çalışmadığı gibi ulaşmak isteyenlere de engel olmuş olur. Bu konuda Peygamber (as)’ın örnek davranışları çoktur. Onlardan birisi de şöyledir: Yanında ashabından birkaç kişiyle yolculuk yaparken konaklama esnasında ashabından her biri çeşitli görevler alarak hazırlık yapmaya koyulurlar. Peygamber (as)’ın da çalıştığını gören sahabiler şaşkınlıkla Ya Rasulallah ne yapıyorsunuz, lütfen istirahat buyurun, işlerin hepsini bizler yapalım” dediklerinde efendimiz (as) “ Hayır bu iş hepimizin işiyse hepimiz çalışmalıyız buyurmuştur. Günümüzde sağlıklı ortaklıkların, birlikteliklerin kurulamayışının, kurulmuş olanların sağlıklı bir biçimde devam ettirilemeyişinin altında yatan en önemli sebep insanların, insanlıklarını değil de sonradan elde ettikleri özelliklerine göre karşılık beklemeleridir. Günümüzün patronları ya da patronlaştırılan, lider ya da liderleştirilen insanları için ne müthiş bir örnek!

 

Hâlbuki Rabbimiz hacca gelen insanlara ihram giymeyi emretmekle, toplumda sağlam ve sağlıklı birlikteliklerin kurulmasının yolunu ne güzel göstermiştir. Allah’ım! Bizleri ve tüm Müslümanları haccın burada anlattığımız ve anlatamadığımız ne kadar hayır, fayda ve hikmetleri varsa onları anlayıp hayatımızda uygulamayı nasip et. Evet, buraya kadar anlattıklarımızla insanlığımızın ne kadar önemli ve vazgeçilemez olduğunu vurgulamaya çalıştık. Çünkü insanlığımızı biz kazanmadık. Bize Rabbimizin bir lütfudur. Onun için Rabbimiz, “Haksız yere bir kişiyi öldüren tüm insanları öldürmüş, bir kişinin yaşamasına sebep olan da tüm insanların yaşamasına sebep olmuş gibidir” buyurmak suretiyle, insanlığın kendi katındaki değerini de belirtmiştir. İnsanın sonradan kazandığı özellikler her an değişip, kaybolup hatta yok olabileceği gibi bugün sahip olmadığı birçok özelliği de yarın kazanma ihtimali her zaman vardır. Bunun böyle olduğunu her insan çevresine baktığında rahatlıkla anlayabilir, dün kahraman ilan edilenlerin bugün hain ilan edildiğini, dün çok zengin olanların bugün iflas ettiğini ve benzerlerini görebilir.

Ayrıca herhangi bir kimsenin davetine giderken o kimsenin hediye ettiği kıyafeti giyerek gitmek davet sahibini ne kadar da çok sevindirir ve bunu kimse inkâr edemez. Bizim de Rabbimizin davetine O’nun hediye ettiği insanlık sıfatı ve rütbemizin sembolü olan ihram giyerek gitmemiz ne kadar hoşnut edicidir. Hacı adayı ihramını giydiğinde iki rekât da ihram (şükür) namazı kılacaktır. Böyle bir davete (tatbikata) katılma izni ve kolaylığı verildiğinden dolayı Allah’a teşekkür edecek ve bu tatbikatta başarılı olması için dua edecektir.

 

6- Telbiye:

 

Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyk’e la şeriyke leke lebbeyk, innelhamde venniğmete leke velmülk, la şeriykelek. “Buyur Allah’ım buyur, ortağı olmayan Allah’ım buyur (emirlerine hazırım)Şüphesiz her türlü övgüler sanadır ve mülkün (kâinatın) tamamı da senindir. Ve bunların hiç birisinde ortağın yoktur.” Evet, telbiyenin manası kısaca böyledir. Bunu biraz daha açacak olursak “Ya rabbi! Senin zatının ortağı olmadığı gibi, yapacağım şu işlere de asla başkalarını ortak etmeyeceğim. Hayatımda yapacağım her hayırlı işte başarıyı verenin yalnızca sen olduğunu bilerek, senden başkalarını yüceltmeyeceğim. Mülkün tamamen, yalnızca sana ait olduğunu bilerek, senin dışında hiç kimseye güvenerek hiçbir işe başlamayacağım” anlamı çıkacaktır. İhramı giyen insanın ilk ve en çok yapacağı şey telbiye okumaktır. Telbiyede yaptığımız işi sadece şekil olarak yapmadığımızı bilakis ruhumuzu verdiğimizi ifade ederiz. Telbiye okumak Kâbe’ye varıncaya kadar yolculuk boyunca devam eder. Telbiye özellikle yokuş aşağı inerken ya da yokuş yukarı çıkarken tekrarlanır. Bu da yaşadığımız süre içerisinde hayat şartlarımızın değişebileceğini, ama bizim hangi konum ve şart altında olursak olalım Allah’ın emirlerini yerine getirmeğe hazır olmamız gerektiğini öğretir.

kabe

7- Mekkeye varış:

 

Hacı adayları telbiye ve tekbir sesleriyle Mekke’ye girerler. Mekke’ye varır varmaz gerekli hazırlıklar yapılır. Ve büyük bir heyecanla Haremi Şerife gidilir. Harem-i Şerifin herhangi bir kapısından girilebildiği halde onlar, hacer-ül esvedin karşısına gelen Babüs Selam isimli kapıdan içeriye girerler ve Kâbe yi tam karşılarında görürler. Burası onlar için özlemini çektikleri yerdir aslında. Varmak isteyip de varamadıkları, uğrunda çeşitli zorluklara katlandıkları, orada olabilmek için geride sevenlerini, sevdiklerini bıraktıkları kutsal mekân… İşte böyle bir ruh haliyle o kutsal mekânı karşılarında gördüklerinde, kapıldıkları duygu seli içinde ettikleri tüm dualar kabul olur.

 

            8- Kâbe’de yapılan ilk tavaf:

 

İlk tavaf ki buna kudüm tavafı da denilir. Nafiledir. Yani haccın farzı olan tavafı değildir. Ancak insanın duygularının en çok yoğunlaştığı, kalbinin incelip gözlerinden yaşların süzülmeye başladığı andır. Hatta birçok insanın orada olduğuna hala inanamadığı bir an. Şimdiye kadar yalnızca resimlerde, filmlerde belki de rüyalarında gördüğü Kâbe-i Muazzama tüm haşmeti, heybeti ve bir o kadar da sıcaklığıyla karşısında durmaktadır. Birkaç adım sonra ona dokunabilecek, ona dokunarak Rabbine kendisini, çevresini ve tüm insanları anlatacaktır. Kendisi ve kendisi gibi inanan ve kendisinin böyle muazzam bir göreve gelebilmesinde az ya da çok emeği geçen herkes adına Rabbinden sayısız özürler dileyecek, onlar adına yardım isteyecek ve hücrelerine kadar feyiz ve bereket almağa çalışacaktır. Peygamberimiz (as) Bir insanın Kâbe’yi gördüğü anda yapacağı duanın mutlaka kabul edileceğini birçok hadis kaynaklarında gelen rivayetlerle bildirmiştir. Aynen misafirin, mazlumun, hastanın ettiği duaların kabul olacağını bildirdiği gibi… İşte o anda yapılan duayı kabule layık hale getiren şey de insanın yaşadığı, yukarıda sözünü ettiğimiz duygu yoğunluğu ve bu yoğunluğun verdiği samimiyetten başka bir şey değildir.

Kâbe insanın ulaşmak istediği hedefse onu ilk defa yakından görmesi hedefinin örneğini kendi hayatında bulması demektir. Bu sonradan kazanılacak zaferin karşılığında alacağı mükâfatın büyüklüğünün gösterilmesidir. Âdem (as) ve Havva validemize dünyaya indirilmeden önce cennetin gösterilmesi, herhangi bir müsabakaya çıkacak olan takımlara galip gelenin alacağı kupanın gösterilmesi gibi bir ön hazırlıktır. “Şartları yerine getirirsen istediğin şey tam anlamıyla senin olacak,  üstüne üstlük bu bir serap da olmayacak, herkes dâhil sen de bu işte başarılı olduğunu bileceksin” demektir.

hacilar-arafata-cikti-arafat-haci-cikti-1390185.jpg

            9- Arafat vakfesi:

 

Arafat hedefe ulaşmak için bilgilenme yeridir ve insanların olgunlaşma sürecinde birinci basamağı teşkil eder. İnsanın o hedefe ulaşırken elinde nelerin olup olmadığını kontrol etmesi, eksiklerini tamamlamasıdır. İnsanlarda bu süreç içerisinde herhangi bir değişim beklenemez ve beklenmemelidir de. Arafat’ta en uzun durma süresi öğle vaktinden güneşin batmasına kadar olan zaman dilimidir. Bu süre zarfında insan olabildiğince ve alabildiğince bilgiyle donanmalıdır. Burada insanlar kendilerine hayatın pratiğini yaparken lazım olacak bilgileri edinirler. Bilgi insana hayatı boyunca şüphesiz en çok lazım olacak şeydir. Hele günümüzde… Bilginin bildiğimiz bütün değerli madenlerin ve kâğıtların yerini aldığı bir dönemde… Bu yüzden insanlar sağlam kaynaklardan olabildiğince bilgi almalıdırlar. Arafat vakfesinin bize öğrettiği; hayatımız boyunca yapacağımız her bir işi yapmadan önce o işin arafatına çıkmanın yani ilmini öğrenmenin şart olduğunu gösterir. Bu yer gerçek hayatta okul, kurs, ev, iş, hatta tecrübelerimiz olarak karşımıza çıkar. Arafat’ta bu mesajı alabilen insanlar, hayatın hangi kademesinde bulunduklarını bilerek onun gereklerini yerine getirirler.  “İlim sahibi bir âlimin bir saatlik uykusu Allah’ın katında ilim sahibi olmadan ibadet eden bir kişinin yaptığı yetmiş yıllık nafile ibadetten daha değerlidir.” Diye buyuran peygamber efendimiz (as) sanki Arafat vakfesinin ne kadar önemli olduğunu bize bildirmiştir.

 

10- Müzdelife (Meş Kâbe’aril haram):

 

İkinci durak müzdelife yani şuurlanma yeridir ve insanların olgunlaşma sürecinin ikinci ayağıdır. Bu yüzden müzdelifede kalma süresi Arafat’ta kalma süresinin iki katıdır. Burada oturulur, kalkılır, yatılır, uyunur, uyanılır ama düşünülür. O insan niye oradadır? Gideceği yer bellidir ama oraya ulaşmak için elinde ne vardır? Başını ellerinin arasına alır ve Arafat’ta bilip öğrendiklerini aklının ince süzgecinden geçirir.  Onları hazmeder, karakterini oluşturur, kendisini, istediklerini ve elindekileri gözden geçirir.

Mana anlamında işte böyle bir yerdir müzdelife… Düşünenler için ders verilen ve ders alınan bir yer… Burada öğrenilenlerin sindirilmesiyle olgunlaşma sürecindeki ikinci merhalede tamamlanmış olur. Çünkü insanı harekete sevk eden şey ilim değil şuurdur. Şuurlanmanın göz ardı edilmesinin ne kadar pahalıya mal olduğunu son yirmi yılda ülkemizde yaşadığımız olaylar bize göstermiştir. Tefsir kitaplarını okumaya başlayan gençliğin henüz okudukları bilgiyi şuur haline getirmeden eyleme yönelerek tesettüre bürünmelerinin, cihat çığlıkları atarak dünyanın düzenini değiştirmeye kalkmalarının ve en küçük bir baskı karşısında nasıl da eski hallerinden daha kötü durumlara düştüklerinin canlı şahitleriyiz. Böyle bir hüsranı yaşamamak için müzdelifenin hayatımızdaki önemini yeniden gözden geçirmemiz gerekir.

Müzdelifenin diğer bir özelliği de hedefe ulaşmak için uygulanacak planın burada yapılması ve stratejinin belirlenmesidir. Plan yapılırken önümüze çıkması muhtemel engellerin aşılmasıyla ilgili tedbirler de burada alınmalıdır. Bundan dolayıdır ki; Arafatta ve minada da taş olmasına rağmen, şeytana atılacak taşlar müzdelifeden toplanır.

Şeytana atılacak taşlar nohut büyüklüğündedir. Buradan şunu anlıyoruz ki şeytan zayıf bir düşmandır ve kolaylıkla mağlup edilebilir. Şeytan hayatımızda organik bir bağı olmayan düşmanı temsil etmektedir ve böyle bir düşmanla her zaman her insan ya da toplum rahatlıkla mücadele edip onu yenebilir. İç düşmanlar ise kendisiyle organik bağımız bulunanlardır. Kan bağı, inanç bağı, kültür bağı gibi. Onlar kurban edilmedikçe aşılamazlar.

Müzdelifeden Minaya doğru hareket ettiğimizde müzdelifenin sınırında son bir duruş yaparız. O ana kadar yapmış olduğumuz hazırlıkları son bir kez gözden geçirip Allah’a (cc) tevekkül ederek Kâbe’ye (hedefe) doğru kararlılıkla yürürüz. Bundan sonra insanın olgunlaşma sürecindeki son adım olan ahlaklanma ya da eylem merhalesi diyebileceğimiz süreç başlar. Ancak bundan sonra bu insandan olumlu bir değişim ya da gelişme beklenmelidir.

şeytan.jpg

11- Ve hedefe giden yoldaki ilk engel şeytan

 

Her insan ya da toplum daha iyi olma adına ulaşmaya çalıştığı hedefe doğru adım attığında ilk olarak karşısına çıkacak olan engel şeytan yani dış düşmandır. Müzdelifede şeytana karşı nasıl bir tavır alınacağının planını yapan insan, bu düşmana karşı kullanacağı teçhizatını da hazırlamıştı. İlk hedef büyük şeytan, yani önümüzde hedefe ulaşmaya engel gözüken en büyük sorundur. Büyük şeytana yedi tane taş atılır. Kâbe’nin çevresinde yapılan tavaf gibi yedi sayısı burada da sonsuzluğu temsil eder. Yani en büyük problemi ortadan kaldırıncaya kadar uğraşmak gerekmektedir. Diğer şeytanları taşlamak yani ortanca ve küçük şeytan, sorunların küçükken bertaraf edilmesi gerektiğini simgeler. Eğer bu problemleri küçükken çözmezsek ileride karşımıza onlarda büyük birer şeytan olarak çıkacaklardır.

Şeytan taşlamanın bir tatbikat ve orada şeytan taşlama yerine dikilen taşın da bir simge olduğunu anlayamayan bazı Müslümanlar, sanki karşılarında fiilen şeytan duruyor gibi, ellerine geçirdikleri şemsiye, terlik, şişe vb. her bir maddeyi sövgüler yağdırarak bu taş yığınına fırlatmaktadırlar. Bu durumu seyreden şeytan ise Müslümanların bu şuursuz ve ne yaptığını bilmez hallerine alaylı alaylı gülmektedir.

kurban.jpg

12- Kurban kesmek:

 

Toplumumuzda bugüne kadar kurban kesmek (vermek), bizi hedefimizden saptırmaya çalışan her şeyden ve herkesten vazgeçmek olarak anlaşılmıştı. Bu anlayış her ne kadar doğru ise de kurban vermenin manası sadece sevilen şeylerden vazgeçmekle sınırlı değildir. Kurban vermenin bir anlamı da hedefe ulaşmak, yaklaşmak için elimizde olan her türlü imkânın köprü olarak kullanılmasıdır. Sonuç olarak şu anda elimizde bulunan tüm imkânların asıl sahibi olmadığımızı idrak etmemizi öğretmektir. Tasarrufumuz altında olan her şeyin asıl sahibi Allah’tır. Böyle bir şeyi anlayan insan kaybettiği ve kurban ettiği şeylerin herhangi bir şekilde boşa gittiğini düşünmez ve üzülüp arkasından ağlamaz. Velev ki kurbanını kesmekle görevlendirdiği kasap kurbanı yanlış keserek mundar etmiş olsa bile. Bunu ülkemizde yaşanan müşahhas bir örnekle açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz: Toplum, önündeki ekonomik engelleri aşmak için kurulan holdinglere paralarını yatırarak kurbanlarını sundu. Ancak kurbanı kesecek kasap konumunda olan holding yöneticilerinden bazıları kendilerine kesmeleri için getirilen kurbanları mundar ettiler. Bunu gören kurban sahipleri verdiklerinin kurban olduğunu unutarak feryadı figan etmeye ve toplumu kurban vermekten vazgeçirmeye çalıştılar. Yani ellerinde olanların hakiki sahiplerinin Allah olduğunu unutup kendileri olduğunu zannettiler. Bu yanlışı şöyle düzeltmek mümkündür. Hacda kesilen kurbanların etlerinden kurbanı kesen insanlar çok az istifade etmektedirler. Ancak geriye kalan etler ve deriler boşa gitmeyip başka insanlar tarafından kullanılmaktadır. Bunun gibi holdinglerde paralarını kaybeden insanlar da kendi bilgileri dâhilinde olmayan gözleriyle görmedikleri, insan kaynakları oluşması, insanların ufuklarının gelişmesi gibi sonuçları ileri ki zamanlarda görülecek birçok hayra vesile olmuşlardır. Bunun için boş yere feryat ederek ne toplum içerisinde güvensizlik oluşturmalılar ne de verdikleri kurbanların sevaplarını iptal etmeliler. Hedefe ulaşılmak isteniyorsa bu verme işi ellerinde hiçbir şey kalmayıncaya kadar da devam etmelidir. Elinde kurban edecek hiçbir şeyi olmayanlar ya da kalmayanlar, artık kendilerini kurban ederek toplumun belirlenen hedefe ulaşmasına hizmet edeceklerdir. Bunu da saçlarını tıraş ederek sembolik olarak gösterirler.

 

13- Farz tavaf:

 

Ulaşılan hedeftir. Uğruna pek çok şeylerden vazgeçtiğimiz sadece rüyalarımızda olması imkân dâhilinde gibi gözüken fakat artık gerçekleşen bir rüyadır Kâbe’ye varış. Başarının elde edilmesidir. Aradığımıza, özlediğimize, hasretini çektiğimize, yokluğunu hissettiğimize kavuşmamızdır. Eksikliğini çektiğimiz şeyin tamamlanmasıdır Kâbe’ye ikinci defa gelişimiz. Orada yaptığımız tavaf galibiyet kupasını alıp sahada selamlama turu atmaktır. Buraya nasıl bir istikamet sayesinde gelmiş isek bundan sonra da şampiyon kalmak ve daha büyük kupalar alabilmek için hedefe giderken yalpalamadan, yoldan sapmadan belli bir istikamette yürümeyi öğretir. Ne istediğimizi, ne yaptığımızı bilmemiz, bilinçli bir şekilde, her defasında gelişme göstererek en büyük hedefe (kupaya) doğru yaklaşmayı gösterir. Kâbe’nin çevresinde yedi tam dönüşle bir tavaf yapılmış olur. Yedi rakamı sonsuzluğun simgesidir. Yani hedefe doğru giderken yapacağımız çalışma sonsuza kadar sürse bile bizim görevimiz, istikamet üzere olmak ve o yolda gerekirse ölmektir.

Kâbe’nin yakınında bulunarak tavaf etmek imkânı olduğu halde uzaktan tavaf etmek mekruhtur. Bunun manası toplumun gelişmesi için yapılan işlerde fert olarak risk almayı, işin bire bir içinde olmayı öğretmek ve  “ben risk almayayım. Biraz uzak durayım. Kendimi tehlikeye atmayayım” düşüncesini bertaraf etmektir.

Saatin aksi yönünde tavaf edilir bu mukaddes mekân. Bunun anlamı zamana meydan okuyacak bir eser bırakacağımızı ve bunu istediğimizi, aynı zamanda kâinatta yaratılan ve saatin aksi yönünde hareket eden zerrelerden kürrelere kadar tüm varlıklarla uyum içerisinde ve barışık olmamızı ve yaratılışın aksine hareket etmemek gerektiğini gösterir. Öldükten sonra bile insanların insanlık hayrına yaptığımız eserimize bakarak iyi insan olduğumuzu yâd edecekleri bir başarının sahibi olacağımızı anlatırız yelkovan ve akrebin aksi yönünde dönmekle. Tıpkı Hz. İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail’in bıraktığı ve şu anda karşımızda bütün haşmetiyle duran Kâbe’nin yapımında geçen emeklerinden dolayı Hz. İbrahim ve ailesine Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin de rahmet dilemesi gibi. Kâbe öylesine çok ve bir o kadar da önemli mesajlar sunar ki insanlığa saymakla bitiremeyiz. Ancak bir tanesini zikredelim örnek olarak. Kâbe: Planı, Allah (cc) tarafından çizilmiş ve her ikisi de peygamber olan İbrahim ve Oğlu İsmail (as) tarafından yapılmış bir eserdir. Özelliklerinden birisi küp şeklinde oluşudur.

Yani tabanı ile tavanı aynı olduğu gibi yan duvarları da aynıdır. Buradan yola çıkarak Allah’ın (cc) hoşnut olduğu toplum yapısının da Kâbe’nin binası gibi tabanı ile tavanı arasında fark olmayan bir yapı olduğunu anlarız. Çünkü bunun zıddı olan Mısırdaki piramitler Allah’ın (cc) düşmanı Firavun tarafından yapılmış, tabanı ile tavanı arasında dağlar kadar fark olan yapılardır. Bu tür yapılar, onları yaptıranların hayata ve insana bakış açılarını yansıtırlar. Peygamberlerin ve onların sünnetini takip edenlerin oluşturdukları aile, şirket, cemaat ve toplum yapıları Kâbe’nin yapısı gibidirler ki taşların yerlerini değiştirmekle yapının şekli ve fonksiyonu değişmez. Ancak Firavun ve onun yoldaşlarının oluşturdukları toplum yapıları da piramit gibidir ki taşların yerini değiştirdiğinizde yapının şekli ve fonksiyonu da tamamen değişir. Kâbe’yi gören insanlar sadece bu hikmeti bile kavramış olsalar piramidin tepesindeki taş olmak yerine Kâbe’nin alt köşesinde hacer-ül esved olmayı tercih ederlerdi. Bu tercih sonucu dünyadaki toplum yapıları nasıl da değişir, insanlar arasındaki çekemezlik nasıl da bir hayır yarışına dönerdi. Tabi böyle bir toplum etrafında dönülmeyi de hak etmiş bir toplum olacaktır. Yani bizim Kâbe’yi tavaf ettiğimiz gibi bizim dışımızda olan insanlar da adeta bizim çevremizde pervane olup tavaf edeceklerdir. Bugün yaşadığı yerlerdeki baskı ve zulümlere bakarak güya demokrasi ve sosyal adaleti sağladığına inanılan Avrupa topluluğunun etrafında pervane olunup tavaf edildiği gibi. İnsanlar, sosyal adalet ve özgürlüğün sahtesinin bile bu kadar peşinden koştuğuna göre ey Kabe’yi gözleriyle gören insan bunun gerçeğine ulaşmak için hala çalışmayacak mısın! Bütün bunları anlamayı bizlere nasip et Allah’ım!

Her tam dönüşten sonra hacer-ül esvedi selamlarken bu nimete bizi eriştirdiğini bildiğimiz nimet sahibini unutmadığımızı, ona nankörlük etmediğimizi ve onunla irtibatımızı kesmeyeceğimizi gösteririz. Vefamızı ispat ederiz. Bunun asıl manası rabbimizin yapmamızı emrettiği ibadetleri, bağlılığımızı kuvvetlendirmek için yapacağımızı göstermektir.

 

14-Tavaf Namazı (Şükür Secdesi):

 

Tavaf bittikten sonra binlerce, yüz binlerce, milyonlarca şükür için secdeye kapanılarak tavaf (şükür) namazı kılınır. Bunun sebebi Rabbimizin hedefe ulaşma da bize verdiği destekten dolayı teşekkürlerimizi sunmamızdır.

 

15- Zemzemden İçmek:

 

Hedefe ulaşırken çektiğimiz zahmetlerin yorgunluğunu giderip, kendimizi ödüllendirmektir. Başlayacağımız Safa ve Merve koşusu için enerji toplamaktır. Çünkü sadece hedefe varmak bir şey ifade etmez. Başarılı olduğumuz işte belki de en zor olan kısım burasıdır. Başarımızın devamını sağlamak. Yani sahip olduklarımızı korumak, sahip olduklarımızı ihtiyacı olan başkalarıyla paylaşmak daha fazla bir enerji gerektirir.

sayyyy.jpg

16-Safa ile Merve Arasında Say Yapmak:

 

Say yapmak, hedefe ulaştıktan sonra belirli sınırlar içinde zirvede kalmamızı sağlayacak olan zemzeme ulaşmak için çalışmak anlamına gelir. Burada da yedi rakamı önemlidir. Çalışmamız sonsuza kadar sürebilir. Bizim anlamamız gereken bu çalışmalarımızı Allah’ın (cc) çizdiği helal hudutları içinde yaptığımız sürece bize mutlaka ihtiyacımız olan enerjiyi ve gücü sağlayacak zemzemi vereceğidir.

Say’i ilk defa Hz.Hacer yapmıştır. Onun Safa ile Merve arasında çocuğuna su bulabilmek için koşturması ve Allah’ın, (cc) Hz. Hacer’in ihtiyacı olan suyu bu tepeler arasında değil de oraya çok da uzak olmayan Kâbe’nin yanından vermesi, bizim kendisine karşı olan güvenimizin artması için bir işarettir. Bu işareti alamayan günümüz Müslümanları ümitsizlik ve miskinlik bataklığında bocalamaktadırlar. Bu konuda Müslümanlar olarak her birimiz kendimizi yeniden sorgulamamız ve toplum içinde üzerimize düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışma konusunda kararlı olmamız gerekmektedir.

zemzem-suyunun-hayrete-dusuren-ozellikleri-h1457321215-5128ad.jpg

 

17- Zemzem:

 

Hudutlar dâhilinde yaptığımız çalışmaların karşılığında mutlaka zemzemi bulacağımızı simgeler. Zemzem bazen üzerinde çalıştığımız iş dalında olmaz da daha basite aldığımız hatta belki de umursamadığımız ufak bir detayda gizlidir. Ancak biz şu anda yerini bilemesek de say yapan insanlara zemzemin verileceğine olan inancımız tamdır.

Bu şekilde hac görevini yerine getiren herkes, kendisinden önce de Mekke’de yalnız başına toplumsal değişim hareketini başlatan peygamber (as)’ın mücadele ettiği mekânlarla yüz yüze gelerek, onun hangi safhalardan geçtiğini gözünde canlandırmış olur. Bundan da kendi yapacağı çalışmalar için sonsuz bir ümit ve cesaret alır. Bu duygularla Mekke’den ayrılma zamanı gelmiştir artık. Yeniden Kâbe’ye gidilip toplantı sahibinin son nasihatleri alınır ve geldiği yere döndükten sonra yapacağı çalışmalar hakkında çeşitli sözler ve taahhütler verilir. Bunun adı veda tavafıdır.

Bütün bunlardan sonra Medine’ye gidilir ve orada peygamber (as)’ın kabri ziyaret edilir.

ravza-i-mutahhara-resmi

           18- Medine’yi Ziyaret:

 

Peygamber efendimizin (as) kabrinin bulunduğu yerin adı ravza-yı mutahhara (tertemiz bahçe) dir. Bu mekânı ziyaret etmekten maksadımız şunlar olmalıdır:

 

a- Peygamber efendimizin (as) “kim benim kabrimi ziyaret ederse, beni sağlığımda ziyaret etmiş gibidir” hadisi şerifindeki hikmete vasıl olmak

 

b- Onun zorlu hayatını, ne için uğraştığını, bu uğurda neler yaptığını, hangi zorluklara göğüs gerip, ne türlü imtihanlardan başarıyla geçtiğini durup düşünmek, onun hayatından ibret alarak bu hayatın naçizane bir benzerini kendi hayatımızda yaşamaya çalışmaktır. Tıpkı onun yaptığı gibi. Bundan sonraki hayatımızda yapacağımız şey artık, Allah (cc) ile kulları arasındaki her türlü engeli ortadan kaldırmaya çalışmak olmalıdır.

Bir de Medine’de kırk vakit namaz kılmak için sekiz gün kalınır. Fakat ne yazık ki insanlar arasında yerleşen yanlış inanca göre sekiz gün Medine’de kalanların direkt olarak ahirette peygamber efendimizin (as) şefaatiyle mükâfatlandırılacakları gibi boş ve saçma bir beklentileri vardır. Bu beklenti neden boşunadır? Çünkü Rabbimiz her şeyi bilendir ve hâşâ O’ bir insana ceza veya mükâfat vermek için sadece o insanın inanç ve amellerine bakar yoksa nerede ve ne kadar kaldığına değil.

Ayrıca Medine’de Uhut şehitliği, yedi mescitler, cennet-ül baki, iki kıbleli mescit gibi yerler ziyaret edilerek hacılara bu yerler hakkında bilgi verilir. Tabii olarak bu malumatlar üzerinde biraz düşünmenin yarar sağlayacağına inanmaktayız.

Mesela Uhut şehitliği… uhut savaşının geçtiği ve Müslümanların kesin bir galibiyet beklerken acı bir mağlubiyetle biten savaşları. Bu savaş neden kaybedilmişti? İsterseniz konuyla ilgili olarak hafızamızı biraz yoklayalım.

Müslüman ve müşrikler arasında meydana gelen savaşta bu dağın eteklerinde herhangi bir saldırıya karşı konuşlandırılan okçular, savaşın Müslümanlar tarafından kazanıldığına kanaat getirip, ganimetten daha fazla pay alabilmek için mevzilerini bırakarak savaş alanına İnmişlerdi. Böylece kazanılmış bir zaferin kaybedilmesine sebep olmuşlardı. Almamız gereken derse gelince…

Yekvücut olarak bir amaca ulaşmak için çaba sarf ediyorsak bizi idare edenlerin bize vermiş oldukları görevleri yapmalı, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz. İkinci olarak da okçuların toplumdaki yerlerini düşünmeliyiz. Onlar, savaşın gidişatını değiştirebilecek ve dışarıdan gelen saldırılara karşı savaşanları koruyabilecek bir mevkideydiler. Ama ganimetten yeteri kadar istifade edemediklerini düşünmeleri görevlerini hiçe sayarak para kazanmak için savaş meydanına inmelerini sağladı.

Toplumda, toplumun kaderini ve ülkenin geleceğini etkileyebilecek insanlar, öğretmenler, din görevlileri, ilim adamları, sanatçılar, üreticiler, askerler, hâkimler, doktorlar ve polisler milli gelirden yeterince pay alamadıklarında bu insanlar gerçek görevlerini yapmak yerine para kazanma derdine düşecekler ve korumasız kalan toplumun tümden çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Bununla beraber kendi konumumuzu da düşünüp, Allah (cc) ve resulünün (as) bizi yerleştirdiği ve sakın bu konumunuzu terk etmeyin dediği yerde duruyor muyuz, yoksa ganimetten daha fazla pay almak için çoktan meydana mı inmişiz?

Yedi mescitler, Hendek savaşında Müslümanların savaşın şiddetinden, birleşip namaz kılamamalarından dolayı bulundukları yerlerde namaz kılmalarının anıtıdır. Demek oluyor ki; her ne şart altında olursa olsun bize düşen görev ibadetlerimizi terk etmemek ve onların devamında sabır gösterebilmektir.

İki kıbleli mescitte; namaz esnasında peygamber efendimize gelen ayetle kıblenin mescidi Aksa’dan mescidi Harama çevrilmiş olduğunu, bizim de Kur’an’da geçen secde ayetlerini duyduğumuzda hangi şart altında olduğumuza bakmasızın ( ayakta, oturmuş halde, abdestli, abdestsiz) secde etmemiz gerektiğini anlarız.

Baki kabristanı; peygamber sevgisiyle yanan sahabenin yattığı yerdir. Onlar ki; hayatları her türlü şart altında ve her türlü zorluğa dayanmak pahasına peygamber efendimizin (as) yanında yer almışlardır. Bizim de onların yaşadığı kadar yoğun bir peygamber sevgisine ulaşabilmeyi ve aziz ruhları için dua edip onların yaşarken yaptıklarını şu anda bir meşale gibi bizim devir aldığımızı öğrenmemiz gerekir.

Medine’ de almamız gereken dersleri alıp öğrendikten sonra artık geriye dönme vakti gelmiştir. Bu demektir ki her bakımdan yepyeni bir hayatın başındayız. Günahlarımızdan arınmış ve her şeyin tam manasıyla idrakinde olarak yeni ufuklara yelken açtığımızı düşünebiliriz. Bu bilinçle hareket ettiğimiz sürece şüphe yoktur ki Allah (cc) attığımız her adımda başladığımız her işte özetle hayatın her safhasında bizden yardımlarını esirgemeyecektir.

Bu duygularla yeni görevlerine başlamak üzere memleketlerine gelen hacıları şehir dışında karşılamak peygamber (as)’ın sünnetindendir. Şehir dışında karşılama yalnızca hacılar için geçerli olmayıp uzak yoldan gelen herkes için yapılan bir eylemdir. Ancak günümüzde uygulamalarda bu sünnetin abartıldığını görebilmekteyiz.

Hacdan gelen insanların peygamber efendimizin sünnetine dayandırıldığı düşünülerek yolculuktan geldikleri ilk geceyi kendi evlerinin dışında farklı bir mekânda geçirmeleri düşüncesi de yanlıştır. Aslında peygamber efendimiz (as) bunu o günün şartları içerisinde yani iletişim ve aydınlatmanın kısıtlı olması hasebiyle gece vakti yolculuktan dönenlerin direkt olarak evlerine gitmeyip sabahı beklemelerini söylemiştir. Çünkü gece vakti ansızın evine girmeye çalışan bir insan eşini ve çocuklarını korkutabilir, eve girenin kim olduğu bilinmediğinden dolayı ev sahipleri hakkında suizan oluşabilirdi. Ancak günümüzde bu tür tehlikeler olmadığı için yolculuktan dönen bir insanın en rahat edebileceği yer kendi evidir. Ve kendi evine inmelidir.

Hacca giden insanların yaptıkları hatalardan birisi de öldükleri zaman kabirlerine konmak üzere Mekke’den toprak getirmeleridir. Cahiliye döneminde, müşrik Araplar, Mekke dışına çıktıkları zaman yanlarına Mekke’den birkaç parça taş alarak onların etrafında tavaf yaparlar ve bunu da Kâbe’nin etrafında yapılmış tavaf gibi sayarlardı. Yani kutsallığı Allah’ta, O’nun emirlerinde değil de taşta ve toprakta yani madde de arıyorlardı. Mekke’den toprak getirerek, o toprağın kabirlerine atılmasını isteyen insanların yaptıkları da (niyetleri onlarınki gibi olmasa da) sonuçta aynı kapıya çıkmaktadır ki gerçekten çok büyük bir hatadır.

Artık yol yorgunluğunu atmaya başlayan hacıları yeni görevlerinde tebrik etmek,  onlarla hasbıhal edip, özlemini çektikleri diyarlardan haberler almak isteyenler ziyaret etmeye gelirler. O beldenin ve mesajların manevi hazzını, içinde bulundukları ufacık mekândan teneffüs etmeye çalışırlar. Bedenleriyle gidemedikleri diyarlara ruhlarıyla uçmak, hacıların yaptıkları tüm görevleri yapıp Kâbe’nin çevresinde dönmek isterler.

Bugün gerçekten de böyle midir? Üzülerek söyleyelim ki bunların yerine, insanlara çok da lazım olmayan, oraların mimari yapıları, hediyelik eşyalar, yapılan dedikodular, daha çok konuşulmaktadır.

Rabbimiz bizleri, kendi yolunda salih bir niyetle çalışıp, en büyük hedefe ulaşan dünyada ve ahirette nimetine erenlerden ve de o diyara gerçek anlamda kavuşanlardan eylesin… ÂMİN.

 

 

Mustafa UZUN

ANKARA~2007