Aylık arşivler: Ekim 2018

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ ”TAHİYYAT DUASI”

 

TAHİYYAT DUASI

Peygamberimiz Kureyş kabilesindendi. Bulunduğu top­lumun şeref ve şanca en yüksek soyuna sahipti. Küçük yaşta babadan ve anadan yetim kaldı. Çocukluğu dedesinin ve amcalarının himayesinde geçti. Fakir bir hayat sürdü. Koyun çobanlığı yaptı. Toplum içerisinde doğruluğuyla ve dürüstlüğüyle ün yapmış, bu konuda herkesin parmakla gösterdiği birisi olmuştu. Ahlakıyla ve faziletiyle örnek biriydi ve başkaca bir nimete sahip değildi.

Yirmi beş yaşına gelip de Hz.Hatice ile evlendiği zaman sınıf atladı. Daha önceden toplumun en fakir kimselerinden biriyken o zamanlar Mekke’nin en zenginlerinden olan Hz. Hatice ile evlenmekle, aristokrat tabakaya geçti. Artık temiz bir zevceye, toplum içinde itibarlı ve saygın bir mevkiye sahipti. Toplum kendisini emanet ve doğruluk noktasında öylesine kabullenmişti ki Hacerül Esvet taşının yeniden tamir edilen Kabe’nin köşesine konulması sırasında onun verdiği hükme teslimiyet göstermişlerdi.

Onun toplum içindeki bu konumu, kırk yaşlarında iken Hıra mağarasında gelen vahiyle birlikte değişiverdi. Ne zaman ki insanlara Allah’ın dinini anlatmaya başladı. Daha önceden kendisine dost görünenler düşman oldular.Önceleri onunla alay ettiler. Sonra deli mecnun, insanların arasını ayıran bir sihirbaz olduğu söylentilerini yaydılar. Bu da başarılı olmayınca ona kadın, para ve iktidar teklif ettiler. “Biz bunları senin kendi kafandan uydurduğunu zannediyoruz. Sen söylediğin bu şeyleri menfaatin için istiyor olabilirsin”[1] Eğer istediklerin bunlarsa bizi boşuna uğraştırma. Sana istediklerini peşin peşin verelim”, dediler. Bunun üzerine o kulluk önderinin cevabı: “Size değil bunları vermek, ayı sol elime, güneşi sağ elime verseniz, ben bu davamdan vaz­geçmem”, demek oldu.

Bütün diliyle Allah’ın davasını anlatmaktan vazgeçmedi. Eskisinden daha kararlı ve azimli bir şekilde buna devam etti. Bunun üzerine toplumun liderleri, gazetecileri tarafından ona karşı yoğun bir propaganda başlatıldı. Bu delidir, yobazdır, diye.Bütün bedenini ibadete harcadı. Gündüzleri insanların eziyet ve işkencelerine tahammül ederek onları Allah’ın yoluna davet ediyor, geceleri ise namaz kılıyor ve Kur’an oku­yordu [2]

Bütün malını Allah’ın davası yücelsin diye harcadı. Öyle ki kısa sürede malı eriyiverdi. Eskisinden daha fakir bir duruma düştü. Ona inanan ve onu tasdik eden insanlar da aynı durumdaydılar. Mallarını kaybediyorlar, ticaretleri sürekli engelleniyordu. Üstüne üstlük peygamberimiz dünyaya gelen iki oğlunu da arka arkaya kaybedince bütün müşrikler ona olan eziyetlerini artırdılar. El yarası geçer, dil yarası geçmez, derler. Onlar ona her türlü küfür, hakaret nevinden işkenceyi tattırmışlardı ama bu hepsinin üzerine tuz biber ekti. Hepsi ona ebter diyorlardı.

“Bu Muhammed (haşa) delidir/Aklını kaybetmiştir. Ken­disine cinler musallat olmuştur. Eğer öyle olmasaydı toplum içindeki böylesine saygın yerini kaybetmezdi. Ticaretinde iflas etmez malını üç beş fakir ve köleye, ne olacağı belirsiz bir dava uğrunda harcamazdı. Eğer Rabbim dediği Allah onu gerçekten sevseydi, onun elinden malını ve iki tane evladını almazdı. Artık Muhammad’in adını devam ettirecek bir erkek evladı kalmamıştır. Soyu kesilmiştir. İşinde başarısız olmuştur.

Toplum içinde itibarını kaybetmiştir. Böyle birinin ardından gidenlerin, ona inananların aklı yoktur” demeye başladılar. Bu sözler onu çok incitmişti. Bunun üzerine Rabbi ona Kevser’i verdi. Kevser öyle bir hayırdı ki ondan önce başka hiç kimseye nasip olmamıştı. Ayrıca yüce Rabbimiz gerçek başarının ne olduğunu da açıklıyor, kendilerine va-adettiği Kevser nimetine karşılık eskisinden daha fazla dille, bedenle ve malla yaptıkları ibadetlerini artırmalarını istiyordu.[3]

Müşrikler müslümanlara eziyete devam ettlir. Bu iş­kencelere daha fazla tahammül edemeyen müslümanların bir kısmı Peygamberimizden izin alarak Habeşistan’a hicret ettiler. Müşrikler çoğu zayıf kimselerden oluşan bu müslümanları geri istemek üzere Habeşistan’a bir heyet gönderdiler. Fakat Habeşistan kralı Necaşi kendisine sığınan müslümanları haklı görerek vermeye yanaşmadı. Bu durum Mekke’deki Allah düşmanlarını iyice kudurttu. Bir araya gelerek Peygamberimize inananlar ve inanmayanlar da dahil olmak üzere onu destekleyen herkese karşı boykot kararı almaya karar verdiler. Kabe’nin duvarına astıkları bu metne göre “Ya Muhammed’in kafası koparılarak kendilerine teslim edilecek, yahutta onlardan her türlü alışveriş ve dış dünya ile bağlantılar koparılarak Ebu Talib ma­hallesine hapsedileceklerdi”… Bu boykot onları öylesine güç duruma düşürdü ki çektikleri acı ve ızdırap anlatılamaz. Bu durum yaklaşık üç yıl sürdü. İnsanların ahi figanı arşa yükseldi.

Sonunda bu badireden kurtuldular. Ama hemen ar­kasından Hz. Hatice’nin ve Peygamberimize arka çıkan amcası Ebu Talib’in arka arkaya vefatları, adeta Peygamber

Efendimizin iki kanadının kırılması olmuştu. Ebu Talib’ten sonra kabilenin başına en büyükleri olan Ebu Leheb geçti. Allah’ın ve Resulü’nün en azılı düşmanlarından olan Ebu Leheb, Kureyş kabilesinin desteğini onun üzerinden kaldırdı ve yeğenini toplum dışı ilan etti. Bu dışlama üzerine Mekke’de durum o kadar ciddileşti ki Rasulullah’ın şahsına karşı hergün olaylar çıkıyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz kendisini şehir dışında himaye edecek bir merci aramaya karar verdi.

Bunun için Taif’i düşündü. Burada kendisine akraba olan üç tane başkan vardı. Birgün Mekke’yi gizlice terketti. İki gün yayan yürüyerek Taife vardı. Fakat halka islamı anlatmak için izin istediği üç akrabası da yardım etmek bir tarafa onu alaya aldılar. Üstelik sokak çocuklarını ve köleleri kışkırtarak onu taşa tutturdular. Peygamberimiz kendini her tarafı taşlardan yaralı bir vaziyette Taif dışına attı. Bir ağacın altına oturdu. Burada ellerini açıp şu meşhur duası ile Allah’a yalvardı: “Ya Rabbi, kuvvet ve kudretimin en zayıf haliyle, elimdeki çare ve vasıtaların en basitiyle, insanların gözünde ifade ettiğim en hafif şahsiyetimle senin huzurunda sana yal­varıyorum ve sana sığınıyorum.”

“Ey merhametlilerin en merhametlisi. Sen sıkıntı ve zulüm altında zayıf düşmüş olanların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun. Beni sertlik ve haşinlik içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa, davamda bana hüküm geçirteceğin bir düşmana mı? Gerçekte benim üzerime çöken bu musibet ve eziyet şayet senin bana karşı bir gazab ve öfkenden ileri gelmiyorsa ben buna aldırış etmem ve gönülden tahammül ederim. Fakat senden gelecek bir himaye ve koruyuş her zaman çok daha hoştur. İster bu dünyada, ister ahirette, her işi nizamlayan ve karanlıkları, cahiliyyeyi, aydınlığa boğan senin yüzünün nuru al­tında, inecek gazabın yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp korunabileceğim bir sığınma makamı arıyorum. Sen hoşnut oluncaya kadar benden gelecek tevbe ve istiğfara sen layıksın. Kuvvet ve kudret ancak sendendir.”[4] Takatsiz ve yorgun bir vaziytte doğduğu şehrin etrafını çeviren tepelere varabildi. Şehre ancak boykotun kaldırılmasında etkili olan insancıl başkanlardan Mut’im bin Adiy isimli liderin hi­mayesinde girebildi.

 

gül

İşte bütün bu çilelerin içerisine garkolmuş durumdayken, Allah, kulu ve Rasulü Muhammed’e ikram eder. Bir gece Rasulullah uzanıp yattığında, kendini uyku ile uyanıklık arasında hissettiği bir sırada Cebrail isimli melek gelir ve Rasulullah’ın göğsünü yarıp kalbini yıkar. Bu işi bitirmesini müteakip kendisine Burak adını taşıyan gayet debdebeli bir binek getirip arzeder. Ve böylece Peygamberimiz onunla Mescid-i Aksa’ya gider. Oradan da Miraca çıkar. Sırayla yedi kat semayı geçer. Buralarda kendinden evvel gönderilmiş peygamberlerle tanışır. Sonra sidre ağacı ile işaretlenmiş sınırda. Sidret’ül müntehada, Cebrail şöyle der: “Şayet ben bu sınırın ötesine geçecek olsam, Allah’ın ilahi bir tecellisi ile mahvolurum. Ancak sen bir davetlisin, ilerle”… Ve böylece Peygamberimiz yüce Rabbinin manevi yakınlığına nail olur.

 

 

Peygamberimiz Rabbini şöyle selâmlar:” Ettehiyyatü lil-lahi ves-salavatü vet-tayyibatü” “Benim   dilimle, bedenimle ve malımla yaptığım ibadetlerin tamamı, saygıya ve hürmete layık olan Allah içindir”.

Rabbimiz ona şu cevabı verir: “Es-selamü aleyke ey-yühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü1’ “Benim se­lamım, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Pey­gamberim”.

Ümmetine çok düşkün olan Peygamberimiz: “Es-selamü aleyna ve ala ibadillahis-salihiyn”… “(Ya Rabbi) senin selamın bize ve (İslama gönül vermiş ve onun ölçülerine göre yaşamaya çalışan) salih kullara da olsun”.

Bu konuşmaya şahit olan tüm kainat ve melekler hep birden: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne mu-hammeden abduhu ve resulühü” “Biz kesin bir bilgi ile bilir ve ilan ederiz ki Allah birdir. Ondan başka İlah yoktur. Yine bilir ve ilan ederiz ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve ra-sülüdür”, dediler.

Bundan sonra Allah, kulu Muhammed’e vahyetmek istediği şeyi vahyetti [5]. ve on iki emri inzal buyurdu[6]. Hadislerde belirtildiğine göre, Allah, Muhammed kuluna pek cömert davranarak Allah’ın birliğine inanan ve Muhammad’i peygamber olarak kabul eden bütün müslümanların, inancına ve ameline şirk karıştırmadan yaşamışlarsa, selamete ereceklerini müjdeler.

Daha sonra Cenabı Hak, semavi arşında bulunan ilahi hazinelerinden elimizde bulunan Kur’an’ın bakara suresi, son iki ayeti kerimesini bu yolculuğun bir hatırası olmak üzere he­diye eder. Bu ayetlerde Allah’ın hiç kimseye, güç ve ka­biliyetini aşan bir mükellefiyet yüklemeyeceğini, herkesi gücü ve kabiliyeti oranında sorumlu tutacağını açıklıyordu. Bu gerçekten büyük bir ilahi   lütuf ve rahmetti.[7]

En sonunda da günde beş vakit namazı müslümanlara farz kıldı. Bu öyle büyük bir nimetti ki günde beş vakit na­mazla, o peygamberin ümmeti olan bizler de miraca, Allah’ın huzuruna çıkıyorduk. Rabbimizle konuşuyor, ona halimizi ar-zedebiliyorduk.

Tahiyyatı milletler planında düşünürsek, günümüzdeki müslümanların durumları, Peygamberimiz ve ashabının o günlerdeki durumlarından pek farklı değildir. O günde müş­riklerin ambargosu vardı. Bugün de Bosna Hersek, Libya, Irak, Azerbeycan, Filistin, Tacikistan… Halkı müslüman olan ülkelere kafirler tarafından boykot ilan edilmiştir. Şartlar aynı olmakla birlikte, bu şartlara karşı asrı saadet müslümanlarının takındıkları tavırlar ile günümüz müslümanlarının takındnıkları tavırlar farklıdır. O günün müslümanları ancak Allah’a saygı ve hürmet gösteriyor ve Allah’ın dinini anlatarak selamete kavuşacaklarına inanıyorlar ve buna göre yaşıyorlardı. Bu günün müslümanları ise Amerika, Avrupa gibi güç odaklarına, sermaye çevrelerine saygı ve hürmet göstererek selamete ulaşacaklarına inanıyorlar.

Bu yüzden de bir türlü selamete çıkamıyorlar.

Fert planında düşünürsek, o günün müslümanı her türlü baskıya, şiddete ve açlığa rağmen Allah’ın dinini yaşamakta ve anlatmakta buluyordu selameti. Çünkü rabbimizin “üzül­meyin, gevşemeyin. İnanıyorsanız en üstün sizsiniz” va­adine iman etmişlerdi. Bugünün müslümanı ise selameti sus­makla, müslümanlığını gizlemekle ve uzlaşmakla bulacağını sanıyor. O günün müslümanı Allah’ın rahmetininin amelle ka­zanılacağını bililordu. Bu nedenle de gücünün yettiğince bütün amelleri işlemeye gayret sarfediyordu. Bugünün müslümanı ise Allah’ın rahmetinin kalp temizliğinde, sadece bir dinin, bir peygamberin, bir velinin mensubu olmakla yetiniyor. Amelsizliğine bunları vesile kılıyor. O günün müslümanı bereketi, malını Allah yoluna harcamakta buluyorlardı. Günümüz müslümanı ise malını vermekten çekinmektedir. Bundan dolayı da müslümanlar giderek fakirleşmekteler.

Kıldığı namazı ile Peygamberi gibi miraca çıktığının bi­lincinde olan bir müslüman huzurda rabbiyle şöyle konuşuyor. Ettahıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü: “Benim dilimle, bedenimle ve malımla yaptığım ibadetlerin tamamı, saygıya ve hürmete layık olan Allah içindir.

ETTAHIYYATÜ LİLLAHİ[8] Dilimle yaptığım sözlü ibadetler, ağzımdan çıkan her iyi söz Allah içindir. Ya rabbi, ben ancak sana hürmet eder ve sana saygı duyarım. Senin yoluna özenirim. Senin yolunun yolcuları olan Peygamberlere, sıddıklara, şehitlere, salihlere özenirim. Yaptığım işleri ancak senin hatırın için yaparım. Dilimi senin davan yücelsin diye kullanırım. Bütün mülkün senin olduğunu, ondaki tasarruf hakkının sana ait olduğunu, büyük olduğunu, her türlü noksan sıfatlardan uzak olduğunu bilir ve tebliğ ederim.

 

VES-SALAVATÜ[9] Bededenimle yaptığım bütün ibadetler de senin içinder ey RabbimL. Dilimle yaptığım tüm teşbih, tahmid tekbirlerden sonra tüm bedenimi de sana teslim edi­yorum. Senin emrine ve hizmetine sunuyorum. Aslında bütün organ ve azalarımın, içinde yaşadığım ve nimetlerinden faydalandığım dünyanın, bütün alemlerin senin emrinde olduğunun bilincindeyim. Bu şuurla bize verdiğin cüz-i iradem ile, zaten senin emrinde olan bu azalarımın kullanma yetkisini de senin emrine amade kılıyorum. Kalbimi senin tayin ettiğin istikamete çeviriyorum, senin hoşlanmadığın amellerden uzaklaşıyor, senin sevdiğin işieri iş­lemeye koşuyorum. Bununla da kalmıyorum:

VET-TAYYİBATÜ[10] Mal ile yapılan bütün ibadetlerimi de sana has kılıyorum. Senin halifen olduğum bilinciyle, emanet olarak verdiğin mallarını senin yolunda harcıyorum. Senin nizamını hayata hakim kılma noktasında seferber edi­yorum, senin vaadinin hak olduğuna inanıyor ve cennete ve kat kat nimetlere sahip olma karşılığında ödünç veriyorum.

 

ES-SELAMÜ ALEYKE EYYÜHE’N NEBBİYÜ: Allah’ın selamı üzerine olsun ey nebi. sen ki Allah’ın o yüce makamda Allah’ın bu selamına; dilini, bedenini ve malını O’nün yolunda harcayarak nail oldun. Selamete erdin. Allah’ın ema-nına, güvencesine girdin. O’nun merhamet ve bereketinden nasiplendin.

Ey peygamberim hoşlanılmayan durumlardan se­lamette olasın.

 

VE RAHMETULLAHİ VE BEREKATÜHÜ: Allah’ın rah­met ve bereketi üzerine olsun ey nebi. Rahmetten maksat, ihsan ve ikramdır. Bereketten maksat da bol hayırdır. Bütün bunları senin için istiyoruz.

Bize gelince; bizler çoğu kez bizim için neyin selamet olup, neyin selamet olmadığını bilemeyiz. Kendimiz için darlık olarak gördüğümüz bir olay, belki bizim için bir kurtuluş vesilesidir. Mesela; Yusuf as.’in hayatına baktığımızda, bir darlık olarak görünen kuyuya ve zindana atılma hadisesi onun için selamet vesilesi olmuştur. Nasıl mı? Kuyuya atılmasaydı öldürülecek,zindana atılmasaydı zina gibi kötü bir fiille karşı karşıya kalıp, kendisine haram işletilecekti. Bizim için de durum bundan farklı değildir. Rabbimize kulluğumuzu engellemeye çalışıp bizi zindana tıkan tağutlar, bunu kendilerinin iyiliği, bizim kötülüğümüz olarak görürken, biz bu durumu tam tersine düşünüyoruz. Bizim zindan hayatımız salih niyetlerimiz ve amellerimiz çerçevesinde hem dünyaları hem de ahiretleri boşa gitmiştir.

Allahü Teâlâ Peygamberimizin üç boyutlu kulluk itirafına üç kutlu mükafatla karşılık verince: Lisani kulluğuna selamet, bedeni kulluğuna rahmet ve merhamet, mali kulluğuna bereket verilince, ümmetine çok düşkün olan Peygamberimiz Rabbimizden bütün bunların bizler için da ol­masını diledi:

ES-SELAMÜ ALEYNA VE ALA İBADİL’LAHİSSALİH

Selam bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Kutlu önderimiz, o yaratıkların en kerimi, en çömerti olan peygamberimiz, yüce divandan üzerine yağan bu eşsiz ni­metleri sadece kendisine hasretmeyip, tüm salihlere da­ğıtarak en üstün sehavet örneğini sundu bizlere. Ve salih kavramının içerisine girecek tüm insanları ve cinleri o yüce makamda andı. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Siz (namazda) selam bizim ve Allah’ın tüm salih kullarının üzerine olsun, dediğimizde: yerde ve gökte olan tüm salihler bundan nasiblenir”.

Burada ayrıca salih olmanın insanı kulluktan çı­karmadığını, aksine onların da Allah’ın rahmetine muhtaç varlıklar olduğu anlatılıyor. Bir de selamı geri almanın şekli öğretiliyor. Birisine selam verdik. Selamımızı almadıysa, verdiğimiz selamı: Allah’ın selamı bizim ve salih kullarının üzerine olsun, diyerek geri alacağız.

Allah’ın salih kullarından olmak makamların en yücesidir. Gerçek hürriyet, gerçek bağımsızlık Allah’a kulluktur. Fiziksel ve ruhsal tüm esaret zincirlerinden azad olmak ancak Allah’ın ipine sarılmakla mümkündür. ‘Allah’ın tüm emirlerine itirazsız rıza göstermek, onun yasaklarından gönül hoşnutluğuyla kaçınmak, yani onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram bilerek bunları hayata geçirmek “ anlamına gelen kulluk, hayatın temeli olmazsa yaşanılan o hayatın ne dünyada ne de ahirette hiç bir değeri olmayacaktır.

Allah’ın huzurunda Rabbimiz ve elçisi Hz. Muhammed as.’in selamlaşmasından sonra, bu huzurda hazır bulunan tüm melekler, alemlerle birlikte hep bir ağızdan bu. şehadeti getirdiler. Tevhid inancını tasdik ettiler. Bu inanca olan bağlılıklarını ve şehadetlerini beyan ettiler. Biz de namazla miraca çıkarız. Rabbimizle konuşuruz. Tüm alemlerle birlikte hep bir ağızdan bu şehadeti getirir ve onu ilan ederiz.

 

kelimei şehadet

Eşhedü en la ilahe illalah, ve eşhedü enne Mu-hammeden abduhu veresulühü: Allah’tan başka ilah olamadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olu-duğuna şehadet ederim.

Tüm tağuti engelleri aşarak haykırıyoruz dünyaya. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Allah’tan başka selamet veren yoktur. Allah’tan başka kurtarıcı yoktur. Dünyada insanlar selamete ulaşmak için birilerini överler. Selameti bazı insanların lehinde konuşmakta, aleyhinde ko­nuşmamakta görürler. Halbuki tahiyyat okuyan ben şahitlik edecek derecede biliyorum ki insan dilini Allah’tan başka kim adına kullanırsa kullansın selamet bulamaz. Çünkü Allah’tan başka selamet verici yoktur, demektedir.

İnsan bedenini birilerinin yolunda onların sevgisini ve rahmetini kazanabilmek için harcar. Bunlar, ana, baba, oğul, millet, vatan yolunda kendi bedeni güçlerini sarfedereler. Halbuki ben şahitlik edecek derecede biliyorum ki bunların hiçbiri rahmet etmeye kadir değildirler.

Allah’tan başka ihsan ve ikram edici yoktur. Allah’tan başka hayra ulaştırıcı yoktur. Bazı insanlar mallarını artırmak amacıyla birilerinin yolunda harcarlar. Mesela A ve B partisine harcıyorlar. Onlar iktidara geldiklerinde malım çoğalsın diye. Veya yine aynı gayeyle falanca spor kiubüne bağışta bulunurlar. Ben şahitlik edecek derecede bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka kimsenin kendisi adına yapılan harcamaları bereketlendirecek, artıracak kuvveti yoktur.

Ve ben yine şehadet ederim ki Muhammed as. O’nun kulu ve rasulüdür. Ben şehadet ederim ki Hz. Muhammed bir peygamberdir ve Allah’ın bir kuludur. O bir ilah değildir. O benim peygamberimdir. Kulluk rehberimdir. O’da benim gibi bir insandır. Ancak Allah ona vahyetmiş, onun şahsında nasıl iyi bir kul olunacağını bize öğretmiştir. O’nun hayatına bakarım. Onun yaşadığı gibi yaşarım [11]

Bir de şehadet kelimesinin birinci bölümünde Allah’ın Hanlığına, ikinci bölümünde ise elçiliğiyle birlikte Hz. Mu­hammed as’ın kulluğuna tanıklık ettik. Yani biz Peygamberimizin kulluğuna şahidiz. Ondan başkasının kulluğuna şahit değiliz. Başkalarının kulluk yapıp yapmadığını ancak O’ bilir[12]. İnsanlar arasında çok ihlaslı, çok muttaki görünen birisinin, yalnız kaldığı zamanlarda ya da bizim görmediğimiz yerlerde günah işlemesi imkan ve ihtimal da­hilindedir. Ancak bu durum bizim kulluk rehberimiz, önderimiz olan Peygambirimiz için muhaldir, düşünülemez.

“Ey Rabbim, ilmimi ve anlayışımı artır. Beni salihler zümresine dahil et. Ey Allahım bizi salihlerle ve iyi insanlarla birlikte hasret. Senin selamına, rahmetine ve be­reketine kavuşanlardan et”

Davamızın başı ve sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektic. Noksanlık bize, kemal ise Rabbimize aittir.

[1] Necm Sûresi

[2] Müzzemmil Sûresi

[3] Kevser Sûresi

[4] _ ibn-i Hişam, S: 280

[5] Necm: 20

[6] Isra: 23-39

[7] Bakara: 285-286

[8] Tahiyyat: Bu kelime et-tahiyye kelimesinin çoğuludur. Saygı hürmet ve tazim manalarına gelir. Bütün bu manalara delalet eden sözlü ibadetler, ağzımızdan çıkan her iyi söz anlamlarına gelir.

[9] Es-salavat kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin çeşitli animamları vardır. Dua, namaz sevgi, övgü, şan, şeref, izzet gibi. Burada kastedilen manası bedenle yapılan bütün ibadetlerdir.

[10] Et-tayyibat: Bu kelime, et-tayyibe kelimesinin çoğuludur. Dayyibe, dua ve zikir gibi yararlı güzel söz demektir. Dayyibat ise, mal ile yapılan ibadetler manasına gelir.

 

[11] Deki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin. Ondan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline! (Fussilet:   6)

[12] De ki:Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi o’na aittir. O’nun görmeside işitmeside hayrete şayandır. Onların (göklerde ve yerde olanların), O’ndan başka yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. (Kehf:26).

NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ SÜBHANEKE

ÖNSÖZ

Hamd her türü ve şekliyle Sübhân olan Allah ‘a aittir. O Allah ki, tüm kainatı yoktan yaratmış ve rahman sıfatıyla tecelli ederek yarattığı her şeyi insanın hizmetine sunmuştur. Ve bunu niçin yaptığını da Zariyat Suresi’nin 56. ayeti kerimesinde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyurarak açıklamıştır. Salatü selam, her türlü ikram tek önderimiz ve rehberimiz Hz. Muhammed’e, şanlı ashabına ve kıyamete kadar onlara en güzel şekilde tabi olanlara olsun. Dua ibadetin özüdür. Dua etmemiz Kur’an’in birçok yerinde bize emredilmiş ve rabbimizin kabulüne layık olacak dua örnekleri sergilenmiştir. Dua yüce Rabbimiz ile kurduğumuz bir diyalogdur. Elbette O’nunla konuşup isteklerimizi sunarken ne dediğimizin farkında olmalı, yani okuduğumuz duaların manâlarını çok iyi bilmeliyiz. İşte bu küçük kitapçıkta namaz kılarken okuduğumuz duaların manâlarını bulacaksınız. Günümüzde yapılan eğitimler genellikle dua ezberlemeye yönelik olduğundan müslümanların büyük bir çoğunluğu manâsını bilmedikleri kelimelerle Allah’a yalvarmaya çalışıyorlar ya da sihirbazlık yolunda kullanarak her bir iş için ayrı adetler belirleyerek sadece işlerinin olması için ezberden okuyorlar. Bu tür okuyuş son derece tehlikelidir. Haşa Allah şifreli bir kilit midir ki; bazı kelimeleri belli adetlerde söylediğimiz zaman açılıversin, hayır asla böyle bir şey olamaz. Sübhân olan Allah bunlardan çok uzaktır. Dua ancak ibadet maksadıyla yapılır, başka ga­yelerle değil.

Burada yazılan doğrular Rabbimize, eksikler ve yanlışlar bize aittir. Kemal sıfatı yalnızca Allah’a aittir. Ondan başka herkes eksik olduğu gibi Onun kitabından başka tüm ki­taplarda da eksiklik ve yanlışlık vardır. Şayet eksiklerimizi, yanlışlarımızı tarafımıza bildirirseniz düzeltmemize yardımcı olursunuz. Bizim eksiklerimizi gidermeye çalışan her bir Müslümana şimdiden teşekkür ediyoruz.

Bu güne kadar yaptığım tüm çalışmalarımda ve bu ki­tabın hazırlanması, basılması ve yayınlanmasında katkısı olan tüm Müslüman kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.

Çalışmak bizden tevfik ve yardım yüce Rabbimizdendir.

Temmuz 1997 – Konya Mustafa UZUN

 

 

zor_sikinti_dua2

 

SUBHANEKE DUASI

Namaz İslâm’ın temel ibadetlerinden biridir. Dinin direğidir. İslâmın tüm ibadet şekilleri müslümanı eğitip yetiştiren bir mekteptir. Namaz bu mekteplerin en önde gelenidir. Kendini namaz mektebiyle namaz mektebinde terbiye eden kul, en güzel terbiye makamına ulaşır. Namaz okulunda bir takım amirler ve bir kısım da yasaklayıcılar vardır. Kişi namazda Rabbi ile muhatap olur ve O’na bazı işleri yapacağına, bazı işleri de yapmayacağına dair söz verir. Kul, yaratıcısı ile muhatap olup O’nunla maneviyat atmosferinde konuşur. Çünkü, namaz mü’minin miracıdır. Çünkü namaz Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın ve O’nu takip eden her mü’minin, gözünün nurudur.

islâmda her ibadetin müslümana kazandırdığı bir hayır vardır. Mesela yüce Rabbimiz Bakara süresi 183. ayeti ke­rimesinde oruçla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı”. Bu ayetten orucun günahlardan sakınmayı sağlamak gibi bir fonksiyonu olduğunu anlıyoruz. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, günahlardan sakınmayan bir kimsenin yemeyi içmeyi terketmesinin oruç ibadetini yerine getirmekte yeterli olamayacağını ifade etmiştir. Namazın fonksiyonu ile ilgili olarak ta kitabımız Kur’an’ da şöyle bir ayet geçmektedir: “Şüphesiz namaz kötü ve iğrenç şeylerden men eder”(Ankebut:45).

Namazın bizleri kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyması için namaz şuuruna sahip olmamız gerekmektedir. Bunun tek yolu da namazlarımızda okuduğumuz sûre ve duaların metin ve tefsirlerini bilmemiz, bu bilinç ve şuurla namazı ikame etmektir.

.Her ibadetin bir dışından, bir de içinden olan şartları vardır. Namazın da dışından olan şartları, yani namaza durmadan önce yapmamız gereken işler vardır. Bu şartlar yerine getirilmeden namaz ikame edilmiş olmaz. Namazdan önce yerine getirmemiz gereken şartlar şunlardır:

1) Hadesten Taharet: Necaseti hükmiye denilen guslü veya abdesti icab ettiren hallerden temizlenmek.

2) Necasetten  Tanaret:   Necaseti  hakikiye  denilen maddeten pis olan şeylerden temizlenmek. Namaz kılacak kimsenin bedenini, elbisesini ve namaz kılacağı yeri temiz ol­malıdır.

3)   Setr-i Avret : Avret mahalini örtmektir. Örtülmesi farz olan, başkalarının bakmalarının caiz olmadığı uzuvlara

“ avret mahali “denir. Erkeklerin avret yeri, göbekleri al­tından dizleri altına kadar olan mahaldir. Diz kapakları da bu mahalle dahildir. Kadınların avret yerleri ise, yüzleri ve elleri hariç tüm bedenleridir. Yüzleri ve elleri ne namazda ne de (bir fitne korkusu bulunmadıkça) namaz dışında avret değildir. Ayaklarında ise ihtilaf vardır. Tercih edilen görüşe göre kadınların ayakları avret değildir.

4)   İstikbal-i Kıble : Namazda kâbeye doğru yönelmek

5) Vakit : Her işin bir vakti olduğu gibi namazların da bir vakti vardır. Nasıl ki vaktinde yapılmayan bir iş bir değer taşımazsa, vaktinde kılınmayan namaz da Allah indinde bir değer taşımaz.  Bundan dolayı  Rabbimiz,  kitabında  “namazın, vakitleri tayin edilip belirlenmiş bir farz olarak ya­zıldığını” beyan etmiştir.

6) Niyet : Niyet bir işe karar vermek, verdiği bu kararda kafi bir irade ve azim sahibi olmak demektir. Bir başka deyişle ne yapacağının, neye karar verdiğinin şuurunda ol­masıdır. Namaz hususundaki niyet. Allah Teâlâ için ihlas ile namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yani niyet bir işi bilinçli ve şuurlu yapmaktır. “Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir.” insanın niyeti halis olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir şekilde yapmalıdır. Yapacağı amel ile Hakk’ın rızası gibi yüksek bir gayeyi gözetmeli, gafil bir halde bulunmamalıdır.

 

SÜBHANEKE ( İSTİFTAH,  AÇIŞ,  TEŞBİH DUASI )

Sübhaneke Allahümme ve bihamdike ve tebareke’smük ve Teâlâ ceddük, ve la ilahe ğayruk: Ey Allah’ım! Seni teşbih ve tenzih ederim. Sana hamdederim. Senin ismin ne mübarektir. Senin şanın pek yücedir. Ve senden başka gerçek hiçbir ilah yoktur. (Ancak sen varsın).

 

AÇIKLAMASI : İbn-i Mesud Hazretleri şöyle der: “Kulun sübhaneke duasını okuması, Allah’ın en sevdiği söz­lerdendir”.

Bu dua, cennetliklerin birbirlerini selâmlarken söy­ledikleri sözler ile başlamaktadır. Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “İnananların cennetteki duaları; “Sübhaneke Allahümme: “Ey Allah’ım, sen her türlü eksiklikten uzaksın, birbirlerine sağlık dilekleri “Selâm”, dualarının sonu da : Ailelerin Rabbi Allah’a hamdolsun! sözleridir”. (Yunus;1)

 

SUBHANEKE ALLAHÜMME: Sen sübhansın, ey Allahım.

Sübhan: Allah’ın’ sıfatlarından biridir. Tevhidin özünü taşır ve birçok anlamlara gelir. Biz bu anlamları namazlarda kullandığımız şekliyle şöyle sıralayabiliriz.

a ) (Sübhaneke Allahümme) ; Ey Allahım, sen tüm eksik sıfatlardan uzaksın ve tüm kamil sıfatlarla muttasıfsın. Seni tüm eksik sıftlardan uzak tutar ve tüm mükemmel sıfatların sahibi bilirim.

Allahü Teâlâ’nın sübhan oluşu hem varlığıyla, hem sı­fatlarıyla ve hem de fiilleriyle ilgilidir. Allah zatında da sıfatlarında da fiillerinde de eksiksizdir ve mükemmeldir. Onun dışında bütün varlıklar eksiktir, hiçbiri mükemmel değildir. Çünkü Allah yegane ilahtır. O’nun dışındaki varlıkların tümü o tek ilahın yarattığı kullardır. Kul olmak ise eksik olmanın gereğidir.

Tarih boyunca insanlar Allahü Teâlâ’yı bu üç yönüyle de eksik sanmışlar, Allah’ı sübhan bilememişler. Bu yüzden de birçoğu şirk bataklığına saplanarak kaybolup gitmişler. Rabbımız bu üç yönüyle eksiksiz oluşunu, mükemmel oluşunu birçok burhanla, ayetle gönderdiği elçilerine, kullarına tebliğ etmeleri için bildirmiş ama insanlar ya bu ayetlere kulaklarını tıkamışlar, yahut da kâ’ale almamışlar. Gaflete dalarak Rabbimizi gereği gibi tanıyamamış ve O’nun rızası doğ­rultusunda yaşayamamışlardır.

Yahudiler: “Üzeyr Allah’ın oğludur”, Hristiyanlar” Mesih Allah’ın oğludur” ve Mekkeli müşrikler “Melekler Allah’ın kız-larıdır”diyerek Allah’a şirk koştular ve Allah’ı zatında, sı­fatlarında ve fiillerinde eksik bildiler. Rabbimiz ihlas suresi ile bu insanların bu iğrenç ve batıl idialarını reddediverdi.

İnsanlardan kimileri Allah’ı sadece gökyüzü olayları ile ilgilenip yeryüzüne ve oradaki işlere karışmayan bir tanrı sandılar ve böyle itikad ettiler. Bu inançlarının tabii bir sonucu olarak yeryüzünün tanrılığını kendilerine nisbet ettiler ve beşeri kanun ve ideolojileriyle insanlar üzerinde ilahlık tasladılar. Allah’ı yeryüzü işlerine karıştırmadıkları, oranın idaresini kendi üzerlerine aldıkları gibi kendilerini kendilerinin idare etmesi gerektiğini iddia ederek, buna güç ye-tirebileceklerini sandılar ve bu yaptıkları işin adını “halkın kendi kendini idare etmesi” anlamına gelen “demokrasi” koydular. Böylece Allah’a rububiyette şirk koştular.

Tüm bu anlattığımız olaylardaki şirk sebebi Allah’ın süb­han oluşunu bilmemek ya da bilip itikad haline getirmemektir. Günümüzde de insanların şirke düşme sebeblerinin en başta geleni de O’nun sübhanlığının bilinmemesidir.

Dikkat edilirse sübhan kavramı, tevhidi olduğu gibi bün­yesinde barındırmaktadır. O bakımdan “Lâ ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur.) ile “Lâ sübhane illallah” (Allah’tan başka sübhan yoktur), cümleleri aynı manayı taşımaktadır dersek hata etmiş olmayız. Çünkü ilah olmak süb­han olmanın gereğidir.

  1. b) Sübhaneke Allahümme’nin ikinci anlamı: Ey Allahım!! Sen eleştirilmeyen, tenkid edilemeyen, dokunulmazlığı olan ve yaptığı işten, yaptığı işin hikmetinden sual olunamayansın. “Yap” ya da “yapma “ dediğin işe veya emre itiraz edilip karşı çıkılamayansın. Çünkü: “O Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak is-tedimi, ona sadece ol der. O da hemen oluverir !”.(Ba­kara: 117).

Sübhan kavramının bu anlamı hakikaten müslümanların bilmeye, anlamaya, kavramaya çok muhtaç oldukları fev-kalede bir öneme haizdir. Gün geçmiyor ki Allahü Teâlâ’nın bizi sınamak, imtihan etmek için başımıza getirdiği belaya, bir musibete düçar olmayalım; Rabbimizin mallarımızdan ya da canlarımızdan bir kısmını eksilttiğine şahid olmayalım. Hemen hemen tüm insanlar hayatlarında bir sıkıntı, bir musibetle karşılaşırlar, işte bu anlarda gösterilecek sabır, direnç ve dirayet bize Allah’ın rızasını kazandırarak cennete girmemize vesile olacak; bunun tersi olan isyan, yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeme ve (hâşâ] Allah’ı tenkit etme de’ bizi Allah’ın rızasından uzaklaştırıp onun gazabına ve oradan da azabına taşıyan bir vesile olacaktır. Örneğin, başına gelen bir musibet sonrasında “Canım zaten bu musibetler, bu terslikler ve belalar, bu iflaslar, bu kazalar, bu yangınlar…. hep be.nim veya benim gibi gariban, fakir, kimsesiz ve çaresizlerin başına gelir. Bütün bunlar bir iş adamının, bir fabrikatörün, bir ağanın, bir zenginin başına gelecek değil ya. Onların ayağına bir diken bile batmaz. Zaten her kötülük benim gibileri bulur” diyen bir insan belki de hiç farkında olmadan Allah’ın kendisi hakkındaki kaderini, karar ve takdirini tenkid etmekte ve Allah’ın sübhan sıfatını iptal etmektedir. Günümüzde birçok cahil insan (özellikle şarkıcı ve gazeteciler) ağızlarından çıkan sözlerin ya da yazıya döktüklerinin kendilerine ne gibi bir sorumluluk getirdiğini bil­meden “Kader utansın \” “Yaktın kader beni, sende benim gibi yan!”,”Kader beni mahkum etti”,”İtirazım var kadere (tanrıya)”…gibi nice şirk içeren sözleri başıboş bir şekilde sarfederek Allah’ı (hâşâ) eleştirmekte ve küfre düş­mektedirler.

Şu ayetler üzerinde bir tefekkür edelim: Rabinin yüce adını teşbih et. (Onun eksikliklerden uzak oludğunu, yaptığı işlerden dolayı tenkid edilmeyip, sorumlu tutulamayacağını gündeme getir). O (Rab ) ki (herşeyi) yarattı, düzene koydu. O (Rab) ki (herşeyin biçimini, özelliğni ve suresini ) takdir edip hedefini gösterdi. (Ala suresi 1 -3)

işte bu ayetler Rabbimizin teşbih edilmeye şayan olu­şunun fermanı oldukça açık, berrak ve net. Tek söz dahi söy­lemeye hacet yok. Keşke kullar bunu bilse.!…

Kul, Allah’ı tenkid etmeyi bırakan, aksine O’nu kendi ya­ratıcısı bilen. O’na boyun eğen ve tüm gücünü O’ndan alıp kendini ona teslim edendir. (O müminler ki, halk kendilerine: “Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!” denince bu söz onların imanını artırdı ve”Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” dediler. (Ali imran suresi: 173)

Mü’minin her işi hayırdır. Bollukta da darlıkta da Allah’a hamdeder, teşbih eder, sabreder ve şükreder, “ki onlara bir bela eriştiği zaman: Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz, derler” (Bakara:156)

  1. Sübhaneke Allahümme’nin üçüncü anlamı : Ya­ratılış gayesine uygun hareket etmekdir. “O, yaratan, var eden, varlığa getirdiklerine şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nun şanının yüceliğini teşbih ederler. O, aziz ve hakimdir. Mutlak galip ve hükümdardır. Yaptığı herşeyi hikmetle ya-pandır”(Haşr:24)

Allah’ın yarattığı her varlık, Allah’ın kendisini yaratış ga­yesine uygun hareket etmekte, aksi takdirde hayat hakkı elinden alınmakta ve hayatı sona ermektedir.”….oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur….” (Ali imran suresi: 83)

“Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzayıp kısalarak) O’na secde etmektedirler.’’(Rad: 15).

Allahü zülcelal hazretleri, varlıklar içerisinde sadece in­sanları ve cinleri kendi zatına teşbih etmediklerinde hemen cezalandırıvermemekte, onlara mühlet tanımaktadır. Çünkü O, Halim ve Gafurdur: “Yedi gök, arz ve bunların İçinde bulunanlar, O’nu teşbih ederler. O’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız. O Halimdir, çok bağışlayandır.” (: 44)

Kainat Allah’ı tesbih eder. Yer, gök ve bunlarda bulunan mahluklar O’nu tesbih, tasdis ve tenzih ederler. Bu varlık ale­minde ne varsa, hepsi Allah’ın büyüklüğünü söyler. O’nun birliğine şahitlik eder. Maviliği ile gökler, yeşilliği ile tarlalar, gözalıcılığı ile bağlar bahçeler, hışırtıları ile ağaçlar, şırıltıları ile sular, nağmeleri ile kuşlar, doğması ve batması ile güneş, yağmur yağdırmasıyla bulutlar, evet bütün bunlar, Allah’ı tesbih eder ve O’nun birliğine şahitlik ederler. “Herşeyde O’nun birliğini gösteren bir delil vardır”. (Safvetü’t Te-fasir, C:3,Sh.8O).

Allahü Teâlâ kainattaki insan ve cinler dışındaki ya­ratıklar için. mecburi bir teşbih kanunu koymuştur. Hayvanların, bitkilerin, cansız varlıkların, gök alemindekilerin, suyun derinliklerinde yüzenlerin tümü gönüllü olarak Allah’ın şanını yüceltmekte ve yaratılış gayelerine uygun hareket etmektedirler, Aksi olursa hayatları bitip sönerler. Mesela bir balığı düşünelim: Rabbimizin, onun yaşantısı için ortaya koyduğu kanun bellidir. Balık suda yüzecek, orada yaşayacaktır. Allah’ın suda yaşama kanununu beğenmeyip karada yaşamaya karar verdiğinde bu, onun sonu olacaktır. Rabbimizin bizim yaşamamız için yarattığı vücut azalarımızdan kalbe bakalım: Allah’ın kendisi için ortaya koyduğu dakikada şu kadar atacaksın kanununun dışına çıkarak, bu sürenin altında veya üstünde atması durumunda kendisini taşıyan be­denin sonu olacaktır.

İşte bu şekilde Allah bu kanunu insanlar ve cinler içinde işletmiş olsaydı; tüm insanlar her halükarda Allah’ı tesbih edecekler, O’na isyan edemeyeceklerdi. Mesela Rabbimizin şu ayetine bakalım:”Fa/z yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar… “(Bakara: 275). Ayeti kerimede ahiretteki akibetleri beyan edilen bu tür insanların cezaları ahirete bırakılmayıp bu dünyada verilecek olsaydı insanların hiçbiri faiz yemeye cesaret edemeyecek, gerek toplum içerisinde faiz alıp verdikleri belli olarak rüsvay olmaktan, gerekse Allah’ın cezasının şiddetinden korkarak bu kötü ameli terkedecek ve Allah’ın hükmüne -istemeyerek de olsa- rıza gösterecek ve O’nu tesbih edeceklerdi. Yine namaz ibadetini terkedip hafife alanlar hususunda Rabbimizin kitabına kulak verelim:”Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu .yüzden ileride sa­pıklıklarının cezasını çekecekler”’(Meryem: 59).

Rabbimizin ayeti kerimesinde namazı terkeden, bı­rakan, zayi eden kullarının ileride, sapıklıklarının cezasını çe­keceklerini beyan ediyor. Bu cezayı dünyada da verebilirdi. Ama Rabbimiz kendisine isyan edenleri cezaindırmada adele etmedi ve tevbe edip kendisine dönenleri bağışlayacağını bildirdi. Rabbimizin tevbeleri kabul etmesi, hilmi, afv ve mağfireti olmasaydı bizim halimiz nice olurdu?!… Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir”. (Müzzemmil: 20).

  1. Sübhaneke Allahümme’nin dördüncü manası: Allah’ı
    teşbih etmek, O’nun dinini gündemde tutmak ve gön­
    derdiği vahye sarılmak demektir. Bunun yolu ise tebliğ ve
    irşattır. İnsanları gafletten uyandırmak, onları Allah’ın aza-
    bıyla kortukup, rahmetiyle müjdelemektir. Hz. Peygamber:
    Müslüman, görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan kişidir, bu­
    yuruyor. Bu hadis selâmlaşmakla, dış görünüş bakımından
    şekille, düşünce ve amelle insanların, dini gündemde tut­
    maları ve tebliğ etmeleri gerekliliğine işaret etmektedir.
  2. Sübhaneke Allahümme’nin beşinci manası : Tes­
    bih, kulun Allah’ı yüceltmesi ve kendi acziyetini itiraf etmesi
    bakımından bir tevbe niteliği taşır. Bu tesbihin namazda ya­
    pılması ise çok manidardır. Nisa suresi’nin 31. ayeti kerimesi
    bu konuyu açıklığa kavuşturmaktadır: “Eğer yasaklandığınız

büyük  günahlardan   kaçınırsanız,   sizin   küçük  gü­nahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız”.

Namazı ikame eden kişinin iki namazı arasındaki küçük günahları silinip af olunur. Namaz kılmamak çok büyük günah olup, kılmakla büyük bir günah terkedilmiş olur. Büyük bir günahı terkeden mü’minin küçük günahları da Allahü Teâlâ tarafından affedilir.

Sübhan sıfatı, Allahü Teâlâ!nın Kur’an-ı Kerim’de en çok zikredilen sıfatlarından biridir. Varlıklar aleminde Allah’tan başka hiç bir varlık sübhan değildir. Hiç kimse xeleştirilemez değildir. Tüm iddia sahipleri, görüş sahipleri iddia ve gö­rüşlerini Kur’an’a sünnete dayandırmak zorundadır. Aksi halde itikad ve amelleri batıl olur. Günümüzde bazı insanlar bir takım düşünce ve amellerinde eleştiri kabul etmezler. Yaptıkları işin sebebini ya da taşıdıkları düşüncelerin kaynaklarını izah etmek zorunda hissetmezler kendilerini. Bu tip insanlar için “ yaptıkları işin hikmetinden sual olunmaz” felsefesi itibar görmüş ve bu şekilde çevrelerindeki insanlar kendi iradelerini kayıtsız şartsız bu kişilere teslim ederek, itibar ettikleri kişilerin hiç bir surette hesaba çekilemez, hataları düzeltilemez zannederek islâm nazarında büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir.

Oysa islâm nazarında peygamberler dahi sübhan değildirler. Yani eleştirilirler. Ama bunu biz yapamayız. Onları biz tenkid edemeyiz. Böyle yaptığımız takdirde din ortada kalmaz. Çünkü peygamberin getirdiği bizim için dindir. Onları ancak Rabbımız tenkid edip, düzletebilir: ‘(Peygamber) kör adamın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Resulüm! Onun halini sana kim bildirdi!…” (Abese:13). Burada Rabbimizin, Peygamberimizi yaptığı bir işin yanlışlığından dolayı tenkid edip düzelttiğini görüyoruz.

insanlar arası ilişkilerde eleştiri metodunda gördüğümüz bir yanlışlığı ifade ederek sübhan kavramında söyleyeceklerimizi noktalayalım: Yaptığı işin yanlışlığı ya da eksikliği ortada olan birsini eleştirdiğimizde: “Sen onun yaptığını yapabilir misin? Hele sen onun yaptığını yapmasını öğren, ondan sonra eleştir” şeklindeki sözlerle karşılaşabiliyoruz. Bu türden hadiseler karşısında söylecek sözümüz şudur: Bir kişiyi (yaptığı işin yanlışlığı veya eksikliği herkes tarafından görülebilecek bir işi hususunda) eleş­tirebilmek için illa da o insanın sahip olduğu mesleki ye­teneğe (marangozluk, öğretmenlik, demircilik, şoförlük,vs.) sahip olmamız gerekmez: Söz konusu mesleki yeteneğe sahip olmadan da eleştiri hakkımız vardır. Bizi sübhanlığını anlayan kullarından eyle Allahım!….

 

VE Bİ HAMDİK:

  1. a) Ve Hamdederim. b) Hamdın ile tesbih ederim.

Hamd, övgü manasınadır. Bu durumda “seni överek tesbih ederim” anlamı ortaya çıkmaktadır. “Ey Allah’ım, seni överek tesbih ederim. Mecbur kaldığım için değil. Seni her türlü övgüye layık olarak anıyor ve gündeme getiriyorum”.

VE TEBAREKE İSMÜKE : Tebareke, Arapçada çekimi olmayan bir fiil olup, yalnızca Allah için kullanılır. “Ey Allah’ım, senin ismin hayır dolu ve pek bereketlidir. Senin ismin mübarektir, bereketlendiricidir. Senin adınla başlayan ve senin adına yapılan her iş bereketlidir. Ya Rabbi, senin ismin isimlerin en güzelidir. Başka hiçbir isim senin isimlerine ne benzer, ne de senin isimlerinin yerini tutar.”

Rabbimizin isimlerinin manaları hem geniş, hem de kalıcıdır. Onun dışında hiçbir varlık tam olarak isminin sahibi de-

 

ğildir. Mesela insanlardan ismi Adil olan biri hiç te adalet sa­hibi olmayabilir, ismi Tahir olan biri temiz veya temizleyici ol­mayabilir. Ama Allah’a ait olan isimler öyle değildir. Rab-bimizin tüm isimleri mübarektir, tebrik edilmeye şayandır. Allah adına, O’nun istediği şekilde yapılmayan işler tebrik edilmeye şayan olamazlar ve tebrik edilmezler. Tebrik edilecek iş Allah’ın rızasına ve peygamberin uygulamasına muvafık olmalıdır. Çünkü böyle işler bereketli işlerdir.

Bereket : Artma, çoğalma, bolluk manalarına gelir. Be­reket bolluk ve çokluğu ifade eder. Fakat bu bolluk ve çokluk, hayırlı olan, içinde şer bulunmayan çokluktur. Bereket ayrıca,

  1. a) Cehennemle aramızdaki barikat, engel, set,
  2. b) Cennete taşıyan vasıta:
  3. c) Ölümle sona ermeyen çokluk, manalarına gelir.

Hz. Peygamber (as.) buyuruyor: “Bir kul öldüğü zaman amel defteri kapanır Ancak şu üç kişinin amel defteri ka­panmaz:

1)   Sadaka-i cariye işleyen kimse,

2)   Arkasında kendisinden faydalanılan bir ilim bırakan kişi ve

3)   Kendisi için dua eden salih bir çocuk bırakan kişi”.

Hz. Peygameber bu hadisi şeriflerinde ölümle sona er­meyen çokluğa (berekete) işaret etmiş ve arkasında namaz kılan bir çocuk bırakan kişinin amel defterinin kapanmayacağını bildirmiştir. Çünkü namaz kılan çocuk namazında: “Rabbimiz, Hesabın görüleceği günde beni, anamı babamı ve mü’minleri bağışla” (Rabbena duası) diye dua edecek ve ebeveyninin, (Allah’a kulluk yapan birkul olarak kendisini büyüttükleri için onların) hayır defterlerinin kapanmamasında bir vesile olacaktır. Böylece ebeveynler ölmüş olsalar, hayatta olmayıp yararlı işler işlemiyor bile olsalar, onların hayır hanelerine arkalarından emekli maaşı gibi sevap gönderilecektir.

Bereket denildiğinde ilk olarak aklımıza hemen mal­lardaki bereket geliverdiğinden bu hususta da Kur’an’ın şu sözüne kulak verelim: “Allah faizi tüketir. (Faiz karışan malın bereketini giderir),  sadakaları ise bereketlendirir.

Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez”.

Ayeti Kerime’de gördüldüğü gbi malı sadaka artırır, faiz eksiltir, insanlar zannederler ki sadaka eksiltir, faiz artırır. Sa­dakanın bireylerin malını azalttığı, faizin artırdığı görünümü verdiği doğrudur. Ama İslâmda Allah’ın her bir haseneye on hasene ile karşılık verir, bu bir, ikincisi ise, islâm fert dini değil toplum dini olduğu ve bunun mukabilinde faizin ferdin malını artırıp toplumun malını eksilterek toplumu fakirleştirdiği gerçeğidir. Bu düşünülürse, insanların bu. konudaki zan ve inançlarının yanlış olduğu anlaşılır.

 

kuranı kerim.jpg

 

VE TEÂLÂ CEDDÜK: Senin şanın, azametin pek yücedir.

Ben övsem de övmesem de sen yücesin. Bütün bü­yükler ve büyüklük taslayanlar senin yanında pek küçüktür Ey Allahım, Sen o kadar yücesin ki yaptığın işi yerli yerince yaparsın ve hiçbir zaman keşke demezsin. Senin dışında tüm varlıklar, insanlar keşke derler. Çünkü küçüktürler, eksiktirler.

Allahüekber! Allah en büyüktür! Artık bu hükümden sonra kim büyüklük taslayabilir? Kim büyüklüğe yeltenebilir?

Bundan sonra hangi mü’min sahte büyüklerin, müstekbirlerin etkisi ve yetkisi altında kalabilir? Büyüklüğü, yüceliği, aza­meti Allah’tan alıp, kullarına verenler, istedikleri kadar tekbir getirip, istedikleri kadar “ve teâlâ ceddük” desinler, onların bu deyişleri hem anlamsız hem etkisiz, hem de boşunadır.

Lafla Allah’ın büyüklüğünü ilan ederken, icraatlarında şey­tanın ve tağutların emirlerini yerine getirip, onların istek ve ar­zularına göre hareket edenlerin tekbirleri boşa çıkacak. Allah katında kendilerine bir hayır kazandırmayacaktır.

 

VE LA İLAHE GAYRÜK: Senden başka hiç bir ilah yoktur.

Senden başka sübhan yoktur. Senden başka teşbihe layık olan yoktur.

Senden başka hamde layık yoktur. Senden başka övü­lecek bir varlık yoktur.

Senden başka ismi bereketlendirici olan yoktur. Senden başka şanı, şerefi yüce olan yoktur. Ancak sen varsın.

Çeşitli şekillerde ilahlık taslayanlar hep sahte ilahlardır, putlardır. Kendisine boyun eğilecek, egemenliği altına gi­rilecek yegane ilah sensin. Senden başka kulluk edilecek hiç bir varlık yoktur.

Sübhaneke dediğimiz, peygamberimizin bize öğrettiği bu teşbih duası, tenzih ve teşbihle (yani Allah’ı her türlü eksik sıfatlardan uzak tutmakla ) başladı ve tevhidle son buldu. Yani herşeyin başı olan tevhid namazın da başı oldu. Öyle ya; tevhid inancı kurulmadan amelin insana ne faydası olabilir ki?!… Önce akide (yani şirkten uzak bir tevhid inancı), sonra amel (yani Allah’ın rızasını gözeten, peygamberimizin sünnetine uygun olan ve niyet olarak ahirette sevap olması ümit edilen yararlı işer). İşte budur bizi kurtaracak olan prensib…

Namazı yalnız olarak kılan, imama uyan ve imamın kendisinin bu duayı her namazda okuması sünnettir. Günlük olarak kıldığımız toplam kırk rekat namazda bu duayı on beş defa tekrarlarız. Evet, tevihidi bu dua ile on beş kere tekrarlamakta ve perçinlemekteyiz her gün.

Bu bilinç ve şuurla kıldığımız namalarımız dinimizin di-ğeği olacak ve bu direkle dinimizi ikame edeceğiz, dinimizi yaşayacak ve yaşatacağız.

Noksanlık bize kemal ise Rabbimize aittir. Davamızın başı ve sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

 

 

nefs