NAMAZ DUALARI VE TEFSİRİ RABBENA DUASI

 

 

RABBENA  DUASI

1) Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve gına azebennar: Ey Rabbimiz, bize dünya da ve ahirette hasene ver. Cehennem azabından koru (Ba-kara:201)

2) Rabbenağfirli velivalideyye velil mü’minine yevme yegumül hisab: Ey Bizim Rabbimiz, hesap gününde beni, anne babamı ve bütün mü’minleri bağışla (İbrahim: 41).

 

dualar.jpg

Rabbena: Ey bizim Rabbimiz. Biz kendi adımıza ko­nuşmuyoruz. Kendi ailemiz, akrabamı-z, milletimiz adına da konuşmuyoruz. Biz derken, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, Allah’ın Rabliğine, Peygamberin resullüğüne, Kur’an’ın kitaplığına inanan bütün mü’min kardeşlerimiz adına konuşuyoruz. Seni yahudilerin yaptığı gibi sadece kendi ırkımızın Rabbi olarak değil, tüm inananların Rabbi olarak tanıyoruz.

Atina: Bize ver, lütfeyle. Ama sadece istemek yetmez. İstemesini de bilmek gerek. Neyi, nasıl isteyeceğimizi yine Rabbimiz öğretiyor bize. Rahmeti bol Rabbimiz Bakara su­resi 200-201 ayeti kerimelerinde yapmamamız gereken hataya dikkat çektikten sonra,  nasıl  isteyeceğimizi de öğ-

retiveriyor. Bakın ne buyuruyor:” İnsanların kimisi, Ey

Rabbimiz!

Fiddünya: Bize vereceğini dünyada ver, der. (Böyle di­yenin) ahirette hiçbir nasibi yoktur. Göreceği bütün yardım ve lütuf dünyaya mahsustur”. Demek ki Rabbimizden isterken böyle isetemeyeceğiz. Ya nasıl isteyeceğiz? “İnsanlardan kimisi de, Ey Rabbimiz, bize hem dünyada hasene, hem ahirette hasene ver ve bizi ateş azabından koru!” der. Böyle dua eder.

Bu ayetler iki insan tipi çiziyor. Birinci tip: Tek arzusu, tek hedefi dünya olan kimsedir. Allah’a yönelerek dua ettiği zaman bile dünyadan başka bir şey düşünmez. İkinci tip ise: Yüce Allah’tan her iki.dünyada da iyilik, güzellik ister. Ayrıca istedikleri güzelliğin türünü belirlemezler. Onun seçimini Allah’a bırakırlar. Allah onlar için. iyi ve güzel gördüğünü seçer. Onlarda yüce Allah’ın kendileriyle ilgili seçimini hoşnutlukla kabul ederler. Böylelerinin ahirette kesin ve gecikmeden ellerine geçecek bir nasibleri vardır. Bir de bu ayetlerde insanın yönelmesi gereken yegane varlığın Allah olduğunu ve işlerimizi ona havale etmemiz-gerektiğini öğ­reniyoruz. Böyle yapanlar ne dünyada ne de ahirette mah­rum bırakılmazlar.

Aslında hem dünyada hem de ahirette hasene istemek, mü’minleri şöyle tanımlamaktadır: “O çok merhametli olan Allah’ın has kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam”der, geçerler. Rablerine secdeler ve kıyamlar ederekyatarlar.Cehennem azabını üzerimizden sav derler. Harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıy­mazlar ve zina etmezler            Yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile oradan geçer giderler. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. Onlar “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önderler kıl” derler. İşte onlar, sab­retmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mü­kafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. Orada ebedi kalacaklar. Orası ne güzel bir konak ve ne güzel bir makamdır. (Resulüm!) De ki: “Rabbim size ne değer verir, ibadetiniz olmasa…”(Furkan:63-77)

Peki hasene nedir?

Hasene; insanı sevindiren, mutlu eden, göz aydınlığı veren şeylerdir. Hayır adına ne istiyorsak, o hasenedir, güzelliktir. Hasene bir yönüyle, evlenen birisine “Allah ağız tadı versin”, ev veya araba alan birisine “Allah güle güle istifade etmeyi nasib etsin” demekle kastettiğimiz şeydir.

Kavuştuğumuz her nimet hasene olmayabilir. Mesela bir ev alır, seviniriz. Fakat onun bir hasene olup olmadığını aklımıza bile getirmeyiz. Birgün o evi içinde çoluk çocuğumuzla birlikte bir yangında kaybettiğimizde bizim için hasene olmadığını anlarız. Bir araba satılıyordu. O arabayı alamadık. Veya kızımızı isteyen birisine vermedik. Daha sonra arabayı alamadığımız ve kızımızı veremediğimiz için üzülürüz, ahlar çekeriz. Ama alamadığımız arabanın ve kızımızı vereceğimiz gencin iyi olmadığını görünce “El-hamdülilllah, iyi ki almamışım veya vermemişim” diye se­viniriz. Çünkü onların bizim için hasene olmadığını anlamışızdır.

Kur’an-ı Kerim’de bu konuda verilmiş birçok misal vardır. Bunlardan birisi, eski Mısır’da, Mûsâ(as)’a karşı Firavuna destek olan Karun’un kıssasıdır. Karun ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Son model bir vasıtaya binmişti. Üzerinde etekleri yerlerde sürünen kıymetli bir elbise vardı. Etrafında yardımcıları ve iri yarı dev gibi hizmetçiler demir zincirlere bağlanmış hazinelerinin anahtarlarını taşıyorlardı.

Halkın arasında dünya hayatını arzu edenler bu man­zara karşısında içlerini geçirdiler. “Aah, ah” dediler.” Ne olur­du, Karun’a verilen servet gibi bize de verilseydi. Neler yap­mazdık. Bir yediğimizi bir daha yemez bir giydiğimizi bir daha

giymezdik. Güzel evlerde yaşar, güzel kadınların şarkı söy­lemesini, dans etmesini izlerdik. Vur patlasın çal oynasın bir hayat yaşardık” demeye başladılar.

Halkın arasında kendilerine ilim verilen kimseler tatlıya üşüşen sinekler gibi Karun’un malına imrenenlerin haline acı­yarak baktılar.”Yazık size” dediler. Allah’ın iman edip te güzel amel işleyenlerle ahiret hayatında vereceği güzel nimetlerin yanında Karun’un malı çer çöpten başka nedir ki? Ama Allah’ın mükafatına ancak sabredenler ve iyi işler yapanlar kavuşabilirler.

Topluluk dağıldı. Herkes evlerine çekildi, karanlık or­talığa çöktü. Derken biz Karun’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendisini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Vay, bize demek Allah kullarından dilediğine fazla mal vererek bol-laştırır. dilediğine de vermeyerek rızkını daraltır. Allah bize lütfetmeseydi, biz de Karun’un acıklı akibetine uğrardık. Demek gerçekten malına mülküne güvenip Allah’a isyan eden inkarcılar iflah olmazmış” demeye başladılar (Bakınız: Kasas Süresi 76-82).

İşte bu yüzden, Rabbena atina: Ey Rabbimiz bize ver diyoruz. Amma neyin hakkımızda hayırlı, neyin de hayırlı ol­madığını bilmediğimiz için, hayrı ve şerri Rabbimizin bildiğini itiraf ediyor ve ona havale ediyoruz. Bize dünyada da hasene ver, ahirette de hasene ver, diyoruz. Bize malın, paranın, eşin, evladın, komşunun hayırlı olanından ver, diyoruz. Belki bu duayı okuduktan sonra, Rabbimiz bize musibetler verecektir. Ama onun akibeti hasene olacaktır.

Bu duayı okuduğumuzda sadece Rabbimize güveneceğiz. Rabbimizle pazarlık yapmaya kalkmayacağız. Madem ki Rabbimizden hasene istiyoruz. Madem ki hayrı ve şerri Allah’ın bildiğine inanıyoruz. Madem ki Rabbimizin, bizi kendi halimize bırakmamasını, bizim dünyamıza da ahi-retimeze de karışmasını istiyoruz, öyleyse onun takdirine rıza göstereceğiz. Kendi kafamızdan bir iyilik, güzellik anlayışı geliştirmeyeceğiz. Kendimize göre bir kılık kıyafet anlayışı, eş anlayışı, dost anlayışı, düğün vs. anlayışı geliştirmeyeceğiz. Öncelikle Rabbimizin hasene saydığı, güzel saydığı amellerle, ahlakla bezenmeye çalışacağız. Yarabbi, dünyada bize hasene ver. Biz dünyada yemek mi yiyeceğiz. Sen bunun hasenesini ver. Biz soğuktan, sıcaktan korunmak için giyineceğiz. Sen bunun hasenesini bizlere göster. Evleneceğim kimsenin, kuracağım dostluğun hasenesini bize bildir, diyeceğiz. Bize ahirette de hasene ver. Ahiretimiz hak­kında neyin hayırlı olup olmayacağını sen bize lütfeyle! Cen­neti nasıl kazanacağımızı bize göster, Yarabbi!.

Sonra araştıracağız. Rabbimiz bize hasene olarak neler vermiş. Bize Kur’an göndermiş. Peygamber göndermiş. Madem ki bizler, Rabbimizden dünyada ve ahirette hasene istiyoruz. Dünyamız ahiretin tarlası olduğuna göre, hayatımızı, evimizi, insanlarla olan ilişkilerimizi Kur’an’a ve-sünnete göre ayarlayacağız. Örneğin; faizin yerine infakı, zinanın yerine nikahı,namazsızlığın yerine namazı, vur-gunculunğun yerine Allah korusunu yerleştirmek birer hasenedir. Fakat, Rabbimizin bize hasene olarak, dünyayı ve ahireti kazanmamızı sağlayacak ölçü olarak gönderdiği Kur’an ve sünneti öğrenmiyor ve gereğini yapmıyorsak ha-seneye ulaşamayacağız, demektir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de birçok haseneden bahseder. Bunlardan- birisi şehit olmaktır. Rabbimiz şahadeti hasene olarak bildirmeseydi, bizler onun hasene oluduğunu bilip ona koşamazdık. Çünkü vahiyle yaşamayan insanlar için şehitliğin bir önemi yoktur. Onlar şehitliği bir hasene olarak değil, yokluk olarak algılarlar. Peygamberimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Şu dünyada doğrulukla, Allah’ın emrettiği kurallara göre ticaretini sürdüren tüccarlar, kıyamet gününde şehitlerle beraber haşrolunacaklardır”. Bu hadise göre Allah’ın emrettiği şekilde ticaret yapan tüccarlarla, şu din kafirlerin ayakları altında çiğnenmesin diye cephede canını feda eden şehitler bir tutulmuştur. Dikkat edilirse burada kastedilen tüccar Allah’ın emirlerine göre çalışan, yalan söylemeyen, insanları aldatmayan tüccardır. Bir başka deyişle Allah’ın hasene de­diği ticareti yapmaya çalışandır. İşte bu ticareti yapmak cep­hede savaşmak kadar zordur. Ama şu kapitalist dünyada ha­sene isteyen tüccarlar bu zorluklara katlanmak zorundadırlar. Tüccarlar toplumun kurallarına göre değil de Allah’ın kurallarına göre ticaret yapmaya kalkıştıkları zaman bazı zararlar göreceklerdir. Müşterilerinde azalmalar göreceklerdir. Kendisi zarar etse bilş, bu ümmet zarara uğramasın diye bu zorluklara katlanan tüccarlar elbetteki şehitlerle beraber haş­rolunacaklardır.

Allahım! Bize dünyada da sahip çık. Ahirette de. Dün­yamızda sana kulluk ettiğimiz zaman ahirette bizi başkalarının eline bırakma!. Tabiidir ki şanı yüce Rabbimiz, şu dünyada kendisine kulluk edeni ahirette de yalnız bırakmayacaktır. Yeter ki biz sözümüzde sadık olalım.

 

Ve gına azabennar: Bizi ateşin azabından koru. Ya Rabbi, bize cehennemden kurtuluşun, zarar etmemenin yol­larını göster. Müslüman, bir işi yaparken önü tıkanıyor. Hayat durmadığı için, ben şuradan sağa sapayım da oradan yine anayola (sıratı müstakime) çıkmaya çalışıyor. Burada ya­rabbi, eğer biz yanlış bir yola saparsak, bizi o yoldan sıratı müstakime çıkar, diyoruz. Dünyada ve ahirette hakkımızda hayırlı olan nimetleri ve o nimetlere ulaşmanın yollarını Rab­bimizden kitabından öğrenebileceğimizi söylemiştik. Fakat ata etmek insanın şanındandır. Bu yüzden hata edersek, Rabbimizden affetmesini umuyoruz. Haseneye giden yolları öğrenmeden ve gına azabennar demek bedavacılıktır. Dünyada ve ahirette haseneye ulaşmak için elimizden geleni yaptıktan sonra ateşin azabından koru demeye yüzümüz olur. Rivayete göre Hz. Ebu Bekir, “Allahım beni cehennemine at. Vücudumu o kadar büyüt ki diğer insanlar senin cehennemine girmesin” demiş. Namazlarının so­nunda “bizi cehennemin azabından koru” diyen bir sa­habenin böyle demesi düşünülebilir mi? Onlar günahkarların hallerine . acıdıklarında, yaptıkları şey onları haseneye, güzel olana davet etmekti.

Azap  kitabımızda hep kafirlere vaadedilmiş. Heva ve heveslerini tanrılaştıranlar, şeytanın ve nefislerinin kulları olanlar, hayvanca yaşamayı insan olmaya tercih edenler, “yedikleri yoksul eti ve içtikleri kan’larla hayat sürdüklerini zannedenler kendi kitaplarının çengellerinden kurtulabilirler; hatta, kendi yaşantılarının devamı için yazdıkları kitaplarla başkalarını mahkum edebilirler ve kendileri için kurdukları “cennef’te kendilerince bir cennet hayatı yaşayıp, başkalarına “cehennem” hayatı yaşatabilirler. Gözlerini kendi cennetlerinde kapayabilirler. Firavun gibi sularda bo­ğulmadan, Nuh kavmi gibi tufanlara garkolmadan, Ad, Semud ve Lut kavimleri gibi çığlıklara, rüzgaralar, fırtına ve taşlara yem olmadan dünyadan geçip gidebilirler. Ama bütün bunlar ses ve görüntünün bantlara alınması gibi kaydedilmektedir ve bir gün her işleyenin önüne serilecektir. Ve gına azabennar; Yarabbi, bizi azaba müstahak kılacağın kafirlerden, zalimlerden etme. Küfür işlerine sapmaktan koru. Şayet sapacak olursak, yeniden hidayete ulaşmanın kurallarını bize göster, diyelim. Allah gafurdur, Allah bağışlayandır diyerek kulluk etmekten geri kal­mayalım. Rabbimize kulluğumuzu takdim edelim ki bizim de affa yüzümüz olsun.

Rabbenağfirli velivalideyye velil mü’minine yevme yegumül hisab: Ey Rabbimiz, beni, anamı-babamı ve bütün mü’minleri hesab gününde bağışla.

İbrahim (as) bu duayı yapmış (İbrahim: 41). İbrahim(as) bu dünyada çok mu günah işledi ki bu duayı yapıyor. Pey­gamberimiz de “Ben günde en az 70 defa istiğfar ederim” diyor. Peygamber efendimiz çok mu günahkar da istiğfar ediyor. Hayır! Zaten Rabbimiz, kitabında O’nun küçük büyük bütün günahlarını bağışladığını bildiriyor. Öyleyse niçin İb-rahim(as) ve Peygamberimiz kendisi, ailesi ve bütün mü’minler için bağışlanma dilemiş? bu soruya -cevap verebilmek için tövbe ve istiğfar kelimelerinin ne manaya gel­diklerinin bilmemiz gerekmektedir.

Tövbe: İşlenen bir günahtan dolayı pişmanlık duymak, o günahı terketmek, ondan yüz çevirmektir.

İstğfar: Bir ibadetten sonra yapılır. Ey Rabbimiz! İba­detlerimizi yerine getirdik ama tam senin istediğin gibi değil. İşte sana daha güzel kulluk edemediğimiz misafirlere her türlü ikramı yaptığımız halde “kusura bakmayın. Sizi gereği gibi ağırlayamadık” dememiz gibidir.

İşte bu dua ile Rabbimize, “Allahım kusura bakma,, sana layıkıyla bir namaz, oruç getiremedim. Çocuklarımı daha güzel terbiye edemedim. Senin dininin hakimiyeti için yeteri kadar çalışamadık. Birçok ibadeti yerinde ve zamanında yapamadık” diye istiğfar ediyoruz. İbadetlerden sonra istiğfar ederek Rabbimizden bağışlanma diliyoruz. Madem ki bizim Rabbimiz, hem dünyamıza hem de ahi-retimize karışıyor. Dünya için yaptığımız işlerimizden sonra istiğfar etmemiz gerekmez mi? Ey Rabbim! Bugün kafirlerin tekelinden ticaretimizi kurtarmak için daha çok çalışmalıydım. Daha güzel faaliyetler yapmalıydım. Bunları yapamadım, özür diliyorum. Daha güzel namaz kılamadığım için, Kur’an’ı yeterince öğrenip daha güzel yaşayamadığım için, diyerek ■ herbirimiz kendi durumumuzla ilgili istiğfar etmemiz gerekir.

Benim dinimi öğrenmeden beni sokaklara yollayan anne ve babamın bağışlanması için de yalvarıyorum, onlar içinde bu­lundukları şartlar içinde ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Onların eksiklerini görme. Hata ve günahlarını ört. Onlara rahmetinle muamele buyur, yarabbü…

Rabbenağfirli: Rabbim beni bağışla! Rabbimin beni bağışlamasını istiyorsam, önce kendi eksiklerimi ta­mamlamalıyım. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. Hangi konularda eksiklerim olduğunu öğrenip onları telafi yoluna gitmeliyim.

Veli valideyye: Rabbim, annemi babamı da bağışla! Annemin babamın bağışlanmasını istiyorsam, öncelikle onların maddi, manevi eksikliklerini gidermeye çalışacağım. Onları bağışa hak kazanacak bir hale getireceğim. Sonra; onlar nasıl küçükken beni terbiye ettilerse, sen de onları bağışla yarabbi, diyeceğim.

Ve lilmü’minine: Mü’min kardeşlerimi de bağışla ya­rabbi. Gerçekten mü’min kardeşlerimin bağışlanmışını istiyorsam ki bu imanımın bir gereğidir, mü’min kardeşlerim arasında hüsna’yı yayacağım. Onların ticari,siyasi, itikadi, hangi konularda eksikleri varsa bunları tamamlama yoluna gideceğim. Bu konuda fiilen gayret göstereceğim.

 

Yevme yegumül hisab: O hesap gününde (bizleri ba­ğışla yarabbi)! Kıyamet günü en zorlu gündür. Mü’minle’rin en zor anlarında bağışlanmalarını istediğime göre, ahirette de onlarla birlikte olmayı istiyoruz demektir. Öyleyse onların he-lakına, onların zararına çalışmayacağız. Onlara lanet et­meyeceğiz. Onlarla alay edip, onları küçük düşürmeye, kötü lakaplarla çağırmaya çalışmayacağız. Zandan kaçınacağız. Onların gıybetini yapıp arkalarından çekiştirmeyeceğiz. Allah katında en üstün olanın takva sahibi olanlar olduğunun bilincinde olarak, mü’min kardeşlerimize karşı ırkımızı, siyasi düşüncemizi, mezheb ve meşreb anlayışımızı ön plana çıkararak düşmanlık etmeyeceğiz. Çünkü bütün mü’minler bizim kardeşlerimizdir (Bakınız, Hucurat:6-13). Kardeşliği tesis etmek için onlar arasında selamı, dostluğu yayacağız. Bütün çabamız onların ıslahına olmalı. Müslümanları eleş-tirsek bile bu yol gösterici, rahmete hak kazandırıcı, yapıcı bir şekilde olmalı. Yoksa onları kötüleyerek kendimizi daha üstün bir konuma getirme yarışında olmamamız gerekir. Çünkü biz peygamber efendimizin şu sözüne iman etmişiz: “Ey iman edenler, hiç biriniz cennete giremez, iman etmedikçe. Hiç biriniz iman etmiş olmaz mü’min kardeşini sevmedikçe. Size yaptığınız zaman aranızda sevgiyi, kardeşliği artıracak bir yol göstereyim mi! Aranızda selamı, dostluğu yayınız. Birbirinizi ziyaret ediniz”. (Müslim ve Diğerleri İman Bahsi).

Benim namazım kendimle ilgili, bu kul ile Allah arasında diyen kardeşlerimize de, diyoruz ki, namaz kılıp ta dua, eden mü’minlerin yakalarından yapışacaklardır. İşte kul hakkıyla gelmedikten sonra Allah namaz kılmasanda bağışlıyor, diye düşünen kardeşlerimiz bize dua etmiyorlar. Böyle diyen kardeşlerimize bir örnek verelim: Bir araba motoru birçok par­çadan meydana gelir. Bunun bir tek parçası iş yapmadığı zaman, o motor çalışmayacaktır. Çalışsa bile tekleyerek çalışacaktır. O parça diyemez mi, “Canım bir bana mı kaldı motorun çalışması. Ben olmasam olmaz mı sanki? Bir tek ben bozulsam ne olacak. İşte o kadar parça var, onlar çalıştırsınlar” diyebilir mi? Ya da öyle dediği zaman o motor çalışabilir mi? Elbette çalışamaz. Çünkü bir motor binlerce parçadan meydana gelir. Her bir parça üstüne düşen görevi yaptığı zaman o motor düzenli çalışır.

İşte bizler bu dini yüceltecek olan bir motorun parçaları, bir vücudun azaları gibiyiz. Öyleyse her birimiz değerimizi bi­lelim, kendimizi hafife almayalım. Bu millet banamı muhtaç? demeyelim. Bu millet sana, bana, başkasına muhtaç. Bir ki­şinin namaz kılmasına, bir mü’minin Allah’ın dinine göre ya­şamasına muhtaç, bir kadının Allah’ın dinine göre örtünmesine muhtaç…Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Vazifesini yapmayanlardan biz sorumlu değiliz. Ama zararını hepimiz çekeriz. Motorun bozuk parçaları yüzünden biz de çalışamaz duruma geliriz. Onun için namazlarımızdan uzak kalmayalım ki birbirimize dua edelim. “Rabbenağfirli ve-livalideyye velil mü’minine yevme yegumul hisab” diyelim. Namazda mü’min kardeşleri için dua eden bir mü’min onların aleyhinde konuşabilir mi? Onların kötülüğüne çalışabilir mi? Eğer onların kötülüğü için çalışabiliyorsa iki yerden birinde yalancı durumuna düşmüş olmaktadırlar. Rabbimiz bizi ya­lancı durumuna düşürmesin.

 

kelebek

Hesap şuuru, tam selam verip namazı bitirmeden önce gözümüzün önüne geliyor. Düşünüyoruz. Şu dünya da ne yaparsak yapalım, kıyamet günü bunun hesabını vermek için bir kıyam var. İşte o gün bizi bağışla Ya Rabbi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s